Sunday, August 30, 2009

Iste gercek muzik


Bu yaziyi gecenin bir vakti buyulenmis ruhum esliginde yaziyorum sayin okuyucu. Bu gece aldigim bir kac plagi bir arkadasin evinde dinleyince, Yener sayesinde kapildigim plak dunyasindan kolay kolay kopamayacagimi anlamis bulundum. Henuz bir pikabim olmadigi halde, buradaki eskicileri ve sahaflari dolanip hemen uc tane plak seciverdim. Biri 1965 basimi Walt Disney'in cikardigi Peter Pan cizgi filminin muzikleri. Bir digeri 1950 lerin blues sanatcilarina ait karma bir album...digeri ise 50'lerdeki partilerde calinan piyano nagmeleri. Plaklari dinlerken bu aksam, dinledigimiz cd lerin ya da en sikistirilmis haliyle mp3 lerin seslerinin ruhsuz, cansiz ve temiz havalarindan siyrilip, ruhu oksayan gercek muzikle tanisiverdim. Daha once hicbir muzik pikaptan cikan sesler kadar canli gelmemisti bana...simdiye kadar dinlediklerim bir yansima ve gurultuymus meger. Simdi sagda solda pikap ariyorum, ingilizcesiyle turntable ya da record player. Simdilik bu amator heyecanimi biraz sakinlestirmek icin Yener'in benimle paylastigi bilgileri plak heveslileriyle paylasayim dedim.

---pikap alirken ozellikle ignelerinin iyi durumda olmasina dikkat etmek gerekiyor.
---pikabin markasi, eski ise ne kadar kullanildigini bilmekte fayda var.
---Shure marka piyasadaki en iyi pikap ignesi.
---gramafonun guzel bir goruntusu ve nostaljik degeri var ama aranan ses kalitesi ise, pikap almakta fayda var.
--- gramafonla sadece tas plak dinlenebiliniyor (78 lik plaklar yani). en eski ses kayit medyasi. ama plaklar genelde 33 ve 45 lik olarak mevcut artik.
---pikaplarin fiyatlari kalitelerine gore biraz tuzlu olabiliyor. Kendinden amfili hoparlörlü olanlari gibi. Canta şeklinde olanlar var taşınabilir (nispeten ucuz)ama ses cikislari cok yuksek olmuyor. en iyisi pikap amfi ve hoparlör almak.
---plaklara ses analog olarak kaydediliyor. yani her sey mekanik. Studyoda ses titreşimlerinin vinyl (pvc gibi birsey) üzerinde izler oluşturması ile master record hazirlaniyor. sonra kalibi yapilip ve seri uretimle uretiliyor.
---32, 45, 78 devir süreleri. pikapa koyup dinlerken lp nin dakikada kac kez dondugunu ifade ediyor. 78 lik tas plaklar en eski teknoloji, cok tercih edilmiyor artik. (ebat olarak 33 lukler en buyuk, 45 likler ufak taş plaklarda ufak 45 likler gibi) 33 lukler long playler 45 likler de single'lar icin kullaniliyor. Rakam buyudukce ses kalitesi de artiyor. Bir 45 likte plak in her 2 yuzunde 1 er parca oluyo genelde. 4-5 dakikalik parca sigabiliyor. orjinale en yakin konser de canli dinler gibi neredeyse. 33 lukler normal bir album gibi her bir yuzunde 15-20 ser dakikalik sarki oluyor.
---analog kaydin dijitalden farki kaydedileni oldugu gibi dinliyoruz ama dijitalde, muzik sikistirilan (analogda ses oldugu gibi kaydediliyor sikistirma yok) datalara lazerin carpmasi daha sonra bunun yansimasinin sese donusturulmesi ile meydana geliyor. yani asil kaydin yansimasini dinliyoruz. mp3 artik iyice torpulenmis hali zaten. sadece duyulabilen kaliyor mp3 te.

Simdilik benim ogrendiklerim bundan ibaret. Ben henuz bulastigim bu maceranin devamini bir pikap bulur bulmaz sizinle paylasacagim.

Thursday, August 20, 2009

Peter Frampton Konseri-Des Moines, Iowa

Iowa'ya Peter Frampton gelmis, hic kacirir miyiz. Uc rock tutkunu olarak Kajal ben ve Raciv dustuk konser yollarina. Zamaninda Humble Pie ve Herd gruplarinda calmis usta gitarist Peter Framton toplamis takimi gelmis konsere. Cikardigi Grampton Comes Alive albumu dunya capinda 6 milyon satinca Peter amcamiz unune un katmis. Konsere de elbette once son albumu Fingerprints'ten birkac parcayla pasladi Frampton. Bu album 2007 yilinda en iyi enstrumental pop albumu odulunu aliyor. Sonra yavas yavas eskilere yol aldik uzun gitar sololariyla, harika "Do you feel like I do" performansiyla, Baby I love your way ve show me the way sololariyla. Peter amcamizin guzel uzun saclarina aklar dusmus, hafif de kellesmis, lakin performansi iyice olgunlasmis, ozellikle mikrofona taktigi bir hortumu ufleyerek cikardigi sesler zaten rocktan cosmus bunyeleri iyice ucuruverdi guzel bir Iowa aksaminda. Ben Istanbul'a Leonard Cohen gelince bunyeye yaydigim kiskancligi bu konserle hafif de olsa yatistirabildim. Konserin en guzel ani ise sahne kenarina koyulan iki buyuk ekranda kendi ismimi gormem oldu. Raciv in gonderdigi mesajla koca konsere soyle bir yazi gosterildi 15 saniye boyunca. "Evrim Rocks!!!":)

Caster Semenya


Bazen insanin tepesinin tenceresinin atmasi icin bir haber okumasi yeterli oluyor. Bugun gulerin benle paylastigi haber guney afrikali atlet Caster Semenya ile ilgiliydi.Semenya 2008 CommonWealth gencler sampiyonasinda 800 metrede altin madalyayi alan "kadin atlet". 2009 dunya sampiyonasinda ise yine 800 metreyi bu kez dunya rekoru kirarak kosuyor tam 1:55.45 saniyede. Buraya kadar hersey normal ve ne olduysa dunya medyasi birden Semenya'nin erkeksi ozellikler tasiyan yuzune ve vucuduna odaklanip kendisinin kadin olmadigiyla ilgili dedikodular cikariyor. Bunun uzerine IAAF (Uluslararasi Atletik Fedarasyonu) kendisinden cinsiyet testi istiyor. Limpopo'daki kucuk bir koyden gelen Semenya simdi dunyanin butun dikkatini uzerine cekmis kosmaya devam ediyor, annesi, anneannesi ve guney afrika cumhuriyeti kendisinin kadin oldugunu, tum bu dedikodularin sacmaliktan ibaret oldugunu haykirmakta ve IAAF'in haksiz ve yanlis politikasini elestirmekteler su siralar. Haberle ilgili ayrintilari okudukca Semenya'nin nasil bir ruh hali icerisinde oldugunu tahmin etmeye calistim, beceremedim. Daha da onemlisi tum dunya uzerine gelirken boylesine, bacak arasinda kendini bildi bileli bir kadin organi tasidigini kanitlamaya zorlanmasi ne kadar sinir bozucu. Sporun geldigi bu aci nokta uzun yillardir yurutulen pazarlama calismalari, dopingler, ilaclar, daha hizli kosmak ve yuzmek icin uretilen ozel giysiler, bu korkunc kazanma hirsi sonunda bir atletin kadinligini ispatlamak zorunda kaldigi noktaya kadar geldi. Benim tanidigim turkiyenin yetistirdigi gelmis gecmis en iyi uzun mesafe kosucusu ve en hirssiz atleti Guler Arsal bu konuda ne diyecek acep? bir danismak lazim.

Haberle ilgili ayrintilari buradan ve suradan okuyabilirsiniz.

Wednesday, August 19, 2009

Bilim ve Twitter

Zamanin unlu bilimadamlari twitter kullansalardi neler olurdu? Iste bir PhD comics saheseri:

Sunday, August 16, 2009

Dream City Film Club-If I Die I die

"Agzini ac ve dunyayi yut" diyor Porno Paradiso sarkisinda Dream City Film club. Elbette yine Yener sayesinde kesfettigim artik varolmayan bir grup. Ben zaten kendimi Portishead'den Jeff Buckley'e sallandirirken, bu grup melankolinin ustune tuz biber ekti, bunyeyi karalara bagladi iyice. Biraz karamsar bir sarki olmakla birlikte "If I die I die" da ayri bir guzeldir. Ben asagidaki gibi cevirdim nakaratini, siz de videosunu buyrun izleyin efendim.

Beni tuzla buz edebilirler
Beni ikiye bolebilirler
Sevgili, umrumda degil
Seninle oldugum surece
Korkmuyorum, hayir
Sansimi denemekten
Olursem, olurum iste

Thursday, August 13, 2009

Orhan Pamuk

Insan kendine dair yargilarda bulunurken, cevresindekilerin kendisini nasil algiladigini onemsemeyebilir. Ben kendimin inatci olmadigini dusunurken, cevremdekiler oyle oldugumu soylerlerdi. Kucukken neden babamin bana surekli koprude karsilasmis iki inatci keci masalini anlattigini simdi daha iyi anliyorum. Masalin ve beraberinde sarki ile bir kopru ve koprunun ustundeki inatci evrim'i duslerimde hep farkli bicimlerde canlandirmisimdir. Simdi ne zaman "inatci"ligi ve evrimi dusunsem bu resim aklima gelir. Yillardir Turk edebiyatina sirtimi donup onceleri rus edebiyati, sonra biraz ingiliz ve ispanyol, son yillarda da amerikan edebiyatiyla hasir nesir olmam bu anlamsiz inatciligin bir sonucudur. Orhan Pamuk kitaplarina karsi olan direncim ve okumamak icin inat etmis olmam bu yillarin onemli bir kaybidir. Son zamanlarda kendimi Pamuk kitaplarina kaptirdikca, baska ulkelerin edebi eserlerini okurken hissettigim yabancilik ve oteki olma durumu kayboluyor. Tam aksine kendisinin yazilarinin alt metnine yayilmus dogu-bati catismasi kendi yasamimdaki ve eylemlerindeki karmasikligi ciplak bir bicimde ortaya koyuyor. Orhan Pamuk okudukca kendi kisisel tarihim ile birlikte, icinde pistigim kulturun de kaosunu daha iyi anliyorum. Bugunlerde elimden dusurmedigim Kar romanina Michael Mcgaha tarafindan kaleme alinmis "Autobiographies of Orhan Pamuk" kitabi eslik ediyor. Kitapta Orhan Pamuk'un yasamina, kitaplarina ve icinde bulundugu politik gundeme Amerikali bir profesor isik tutuyor. Kendisi ayni zamanda Pomona College'da Orhan Pamuk uzerine dersler veriyor. Pamuk'un yasamina farkli bir acidan bakan bu kitabi okumanizi tavsiye ederim.

Onceleri Pamuk'un kitaplarinin tum dunyada bu kadar ilgi gormesini anlayamazken, kitaplarini paylastigim birkac yabanci arkadasimin kendisini nasil buyulenerek okuduklarina sahit oldum. Ben de onumdeki birkac ayi Pamuk kitaplarina ayirdim. Doktora tezi yazanlara boylesi bir edebiyat kacisi tavsiye edilir. Keyifli okumalar...

Monday, August 10, 2009

Fire in the Ocean: The Women of Andros Island

Gecenlerde sevgili arkadasim Daniel ile Florida'da karsilastigimizda, daha once cektigi belgesel uzerine uzun uzun konustuk. Daniel uzun sure video produksiyon ve belgesel cekimiyle ugrasmis, bizim alana yeni bulasmis cok yetenekli bir video ustadi. ArtReach studio'larinda calisirken Bahamalardaki Andros adalarina gidip 6 ay boyunca oradaki kadinlarin yasamlarini gozlemleyip, bunu kucuk bir belgesele donusturmus. Ben de sizinle Andros adasinda yasayan dort farkli nesilden kadinin yasamini anlatan bu ilginc etnografik filmi paylasayim dedim. Keyifli seyirler.



Monday, August 03, 2009

Embroideries


Florida’da gecirdigim iki hafta boyunca Elif Safak’tan Pinhan’i ve bir kez daha Baba ve Pic’i ama bu kez ingilizce cevirisiyle Bastards of Istanbul’u okuduktan sonra edebiyat atesiyle yine yanip tutusmaya basladim. Yazin en guzel yani insana buyuk bir keyifle kitap okutmasi. Havalarin sicakligindan olsa gerek, yaz mahmurlugu bir tek kitap okurken suclu hissettirmiyor insani. Bu motivasyonla bugun Borders’in yolunu tutup iki guzel kitap aldim kendime ve birini hup diye bitiriverdim bile. Daha once Persapolis’i izlemis ve Marjane Satrapi’nin etkileyici mizah dilinden ve cizgi roman biciminden cok etkilenmistim. Bu kez ayni hikayenin bir alt oykusunu anlatan Embroideries kitabini alip bir solukta okudum.

Marjana Satrapi Rast, Iran dogumlu simdilerde Paris’te yasayan bir kadin yazar. Yazdigi cocuk kitaplarinin yanisira, The New York Times, The New Yorker gibi dergilerde yayinladigi karikaturlerle de taniniyor. Kendisini asil une kavusturan ise Iran’da sah sonrasi donemde yasayan, sonralari Avrupa’lara gelen bir genc kizin yasamini ve dolayisiyla o gunlerin sosyal ve politik durumunu da anlattigi Persepolis serisi.

Gelelim mevzubahis kitabimiz Embroideries'e. Turkce'ye nakis, el isi olarak cevrilebilir sanirim. Kitapta kahramanimiz Marjane buyukannesi, annesi, teyzesi ve diger hatun kisilerle bir aksamustu cayinda bir araya gelir. Dogal olarak konu sex'ten aska ziplar, erkeklerden bahsedilir sikca. Kadinlar sirlarini, gizlerini, pismanliklarini oykuleriyle paylastikca biz kendimize dair pekcok sey buluruz kitapta. Bu kitapta kadinlarin sesi mizahi oykulerle canlanmakta bir bicimde bizi de cay sohbetine dahil etmekte. Tavsiye edilir efem...

Simdi bir gece yarisi Orhan Pamuk'un Kar (Snow) kitabini aldim elime, bakalim ingilizce nasil ilerleyecek. Duruma gore kendisinin Istanbul kitabini da kutuphaneye dahil edecegim. Simdilik keyifli okumalar efem...

Friday, July 03, 2009

Mutlu tesadufler ve Serendipity

Bugun uzun uzun dusundu, rastlantilar uzerine...hep bir bicimde rastlantilarin oylesine oluverdiklerini, yasamina giren insanlarin oylesine giriverdiklerini dusunurken, ve kaderden kismetten gittikce uzaklasmisken, bir masal okudu bir gun, senin bu yaziyi okudugun andan cok cok onceleri, hatta onun bu yaziyi yazdigi andan daha da onceleri...Serendip ulkesinin 3 prensi...bir iran masali, simdi Sri Lanka diye bildigimiz, pers dilinde Serendip diye soylenegelen bir ulkede...Masallarla buyulendigini bilenler, ilerlemis yasina ragmen bir masali defalarca okuduguna anlam veremezler, hala durup durup masal kitaplari aldigina da. Ama iste masal tutkunu bu, usenmeden Andersen'in evine bile gitmis zamaninda, kendisine masal anlatan herkesi sevmeye hazir, saatlerce masal anlatmaya pek hevesli.

Bir zamanlar, cok uzaklarda, serendippo diye bir ulkede, cok guclu bir kral yasarmis Giaffer adinda. Uc oglu varmis kralin, varmis da onlarin gelecekleri ve egitimleri icin pek endiselenirmis. Iyi bir baba oldugu icin, onlari prenslere layik erdemlerle yetistirmek istermis. En guzel hocalari tutarmis ogullarini egitmek icin ogullarina en iyi sanat ve bilim egitimini vermek icin. Yaparmis da hala onlarin yeterince pismediklerini dusunurmus, tacini devredecekmis ne de olsa ilerde, buna layik olmalari gerekirmis. Prens olmanin verdigi ayricaliklardan yararlanan bu 3 genci uzaklara gondermeye karar vermis birgun, gercek yasamdan alacaklari dersleri dusunerek.

Prensler az gitmisler uz gutmisler ve develerinden biri kaybolan bir tuccarla karsilasivermisler. Tuccar prenslere deveyi gorup gormediklerini sormus ve prensler de yoldan bir deve gectigine dair izleri gorduklerini soylemisler. Hemen tuccara devenin topal, bir disi kayip ve bir bacaginin topal olup olmadigini sormuslar. Tuccar deveyi gormedikleri halde onu bu kadar iyi tarif edebilen prensleri hirsizlikla suclamis ve onlari cezalandirilmalari icin Berama imparatorunun karsisina cikarmis. Berama onlara nasil olur da daha once hic gormedikleri bir devenin bu kadar detayli tasvirini yapabildiklerini sormus. Prensler kucuk ipuclarindan yola cikarak deveyi tasvir edebildiklerini soylemisler. Bir yolun sadece bir tarafinda cimenlerin daha az yesil oldugunu gormuslerdir ornegin, devenin diger tarafa bakan gozu kor olmali diye dusunmusler. Yenilen cimendeki topaklari gorunce, devenin bir disinin eksik olduguna karar vermisler. Yol izleri sadece 3 ayagin izlerini ve bir digerinin cekilmis izini gosterince, hayvanin topal oldugu sonucunu cikarmislar. O anda bir gezgin girmis saraya, deveyi buldugunu mujdeleyerek. Beramo uc prensi azad etmis ve onlari danismani yapmis masalin sonunda.

Iste bu masal, Horace Walpole tarafindan ortaya atilan "serendipity" kelimesinin kaynagini olusturur. Serendipity baska birsey ararken kazara ya da tesadufen buldugumuz ya da karsilastigimiz seyleri tanimlar. Sozcuk ayni zamanda Ingilizceden baska dillere cevirilmesi en zor sozcukmus. Yildirim Turker sozcuge Turkce'de "serendipce" demis ve sozcugu aramazken bulunan, mutlu tesaduf olarak cevirmis.

Biz de simdi yasamimizda baska seyler ararken karsimiza cikan mutlu tesadufleri dusunelim. Hayatimiza giren sevgilileri, arkadaslari, yasadigimiz mekanlari, okudugumuz kitaplari, dinledigimiz muzikleri...

Tuesday, June 30, 2009

Anlar ve Ezgi

Insan bazi anlari kacirir, asinda hic kacirmamasi gerekenleri. O anda o yerde olmali, onlarla, onunla, o ani paylasmali...Ezgim mezun oldu, mezuniyetinde olamadim, pek cok aninda oldugu gibi buna da uzak kaliverdim. Ama o biliyor ya, o diplomayi alirken ben dusumde resmini cektim. Yeni dogdugunda ismini koyma gorevi bana bahsedildigi andaki kadar heyecanlandim ben de kilometrelerce uzakta. Adini koydum Ezgi, hayatimin en guzel melodisi...

Iste yeni mezun bilim adami adayi, Ezgim, gelecekteki muhtesem anlara gulumserken...

Sunday, June 28, 2009

Hawaii gezisi

Sevgili muzikseverler, sevmese de arada sirada dinleyenler...sizi Hawaii ezgileriyle selamlamak isterim, zira bir haftalik hawaii macerasindan donmus bulunuyorum artik. Nasil ozlemisim, nasil ozlemisim, insanin evi gibisi yokmus. NSF (National Science Foundation) in duzenledigi "Disiplinlerarasi Tasarim Workshop" u vesilesiyle 13 saat yol gidip Hawaii'nin baskenti olan Honolulu'nun bulundugu Oahu adasina ulastik. Bu kadar zahmete girip Turkiye'ye gidebilirdim diye dusunsem de okyanusun ortasinda bir adaya gidecek olmak az da olsa heyecanlandirmisti beni. Workshopta cesitli universitelerden katilimcilarla birlikte arastirma konulari aradik, endustri de tasarim ve muhendislik ve diger alanlar nasil birlestirebilir diye konustuk, tartistik derken tatile de basladik.

Hawaii'nin sadece bir adasinda, Oahu'da gecirdigim bir hafta boyunca, burayi fazlaca abartilmis buldum elbette. Guzel plajlari var lakin, plajlarin dibinde biten gokdelenler bir guzellikten cok kirlilik sunuverdi sakin plajlara alismis bunyeme. Sehir etrafinda cokca turladik, coktandir sonmus bir yanardagin tepesine cikip sehri gozlemledik, sehre yakin bir iki koya gidip snorkelle daldik, durmadan ananas yedik durduk da ben durmadan kendimde bir gariplik oldugunu hissettim. Bu kadar bayilacak, abartilacak ne vardi allah askina. Amerikan ruyasinin ve pazarlama dehasinin bir urunu olup cikivermis guzelim ada...Japon turist fazlaligiyla, herseyin fiyatinin dort kati olmasiyla, Hawaii mali diye yutturulmaya calisilan Cin incik boncuguyla ben fazla da etkilenivermedim iste...

Amerikan tarihiyle ilgilenenlerin Pearl Harbor muzesi ve aniti ilgilerini cekebilir. Japonlarin batirdigi USS Arizona gemisi uzerine insa edilmis bu anit gezilebilir. Ilginc olan o sirada olen askerlerin kullerinin oraya atilmis olmasi...hatta sag cikanlar da olduklerine oraya kullerinin gomulmesini vasiyet etmisler.

Hawaii'yle ilgili birkac ayrinti:

Eyalet bu yil Amerika'ya katilisinin 50. yilini kutluyor.
Hawaii ayni zamanda Obama'nin da memleketi.
Plajlari ozellikle sorf yapanlar, dalgalari sevenler icin birebir.
Jurassic Park filmi ve Lost dizisi burada cekilmis.
Hawaii'nin bir diger sembolu yesil kaplumbagalar. Oohu adasinin ozellikle kuzey bolgesinde sikca gorulebiliyorlar, yunuslar ve kopek baliklari ile birlikte.
Oahu'nun her yerinde Hilo denilen Hawaii'nin geleneksel dans gosterileri var. Kollari ve elleri kullanma tarzlari ve kivrak bel hareketleri bize pek de yabanci degil.
Hawaii yerli alfabesinde toplam 16 harf bulunuyor o yuzden isimleri karistirmak cok kolay.

Dedigim gibi Hawaii bir pazarlama mucizesi. Zamaninda avrupali somurgeciler gelip kapilarina dayandiginda Polinezyalilar cok ugrasmislar lakin, Amerika'nin isgaline karsi koyamamaslar daha fazla. Amerika'da herseyde oldugu gibi bu adalar topluluguna kendi keyfine ve ihtiyacina gore kullanagelmis. Siz yine de yolunuz duserse bir ugrayin derim, lakin sessiz sakin koylari ve plajlari sevenlerdenseniz Oohu'nun merkezinden, ozellikle Waikiki'den uzaklasip, pek bilinmeyen koylari ve adalari gezmenizi tavsiye ederim. Simdilik sizi cektigim resimlerle basbasa birakayim...iyi tatiller efem.




Wednesday, June 17, 2009

Kida'nin Iowa State Resimleri


Fotograf Calismalari-Afrodit

Ofiste Canon EOS 350D ile oynarken Afrodit heykelimin birkac fotografini cektim. Saolsun, guzel poz verdi...



Tuesday, June 16, 2009

Tori Amos-Abnormally Attracted to Sin

Siki bir Tori hayrani ve takipcisi olarak son albumunu de sonunda yakalamis bulundum. Tori Amos'i ilk The Beekepers albumu ile biraz gec tanimistim. Aylarca durmadan Sweet the Sting and Orange Knickers parcalarini loopa aldigimi animsiyorum. Daha sonralari "Little Earthquakes" ile Tori'ye iyice baglaniverdim. Son albumunu cikardigindan habersiz, gecenlerde Yener'in gonderdigi Give adli parcaya takildim kaldim. Inanilmaz sozler, baska alemden gelmis bir melodi ve Tori'nin muhtesem sesi. Burcu'yla ruhlarimiz bulusmus olacak ki yine hemen paylasiverdik bu parcayi. Bana gore albumun en iyi parcasi, insan dinledikce "bazilari kan verir, ben ask veririm" sozlerine takilip kaliyor. Albumun geneli icin ayni hissi paylasmasam da, dikkate deger bir iki Tori parcasi bulmak mumkun. Ben yine de bambaska birsey beklerdim, Give havasinda, give etkileyiciliginde. Siz yine de bana bakmayin, bir yerlerden Tori Amos'un mayis cikisli 'Abnormally Attracted to Sin' albumunu buluverin, sarkilari sirasiyla, atlamadan dinleyiverin. Sizi Tori Amos'la, album hakkinda yapilan bir gorusmeyle basbasa birakiyorum efendim.

Thursday, June 11, 2009

Sertap Erener ve Demir Demirkan-Painted on Water

Bugun Burcu'dan duydugum bir diger album haberini sizlerle paylasayim dedim. Sertap Erener ve sevdicegi Demir Demirkan'in dunyaya acilma cabalarinin son ayagi olan "Painted on Water" albumunun kayitlari NewYork'ta tamamlanmis. Bir iki ornegini dinledigim icin henuz karar vermesem de turkulere farkli bir form kattiklari asikar. Turkuleri jazz, blues kivaminda okuma hevesi onceden beri vardi, dinledigim kadariyla iyi is cikarmislar diyebilirim. Sanirim album once Amerika'da satisa cikmis. Asagidaki amazon linkinden album hakkinda ayrintili bilgi alabilir, samplelari dinleyebilirsiniz efendim.

http://www.amazon.com/Painted-Water/dp/B0027WNOFW

Bu da projenin web sitesi: http://www.paintedonwater.com/

Laxula-in X-ile

Sevgili blogsever, hafif bir yaz gecirirken buralarda, muzik corbasini iyice karistirmaya basladim. Iran muziklerinden, yunan nagmelerine, katalan seslerinden, depresif trip-hoplara dolaniyorum yine. Son gunlerde Laxula'nin "in X-ile" albumunu dinleyip dinleyip tuhaf, alisik olmadigim akdeniz nagmeleriyle egleniyorum. Albumde sik sik kullanilan akordeon ezgileri beni kendimden gecirmeye yetti elbet. Laxula albumunde flamenkoyu cingene, arap, latin, ve psychedelic indie rock muzigiyle karistirmis, harmanlamis, dogudan, akdeniz kiyilarina uzanan bir yolculuga cikmis.

Album Hackey night adli sessiz parcayla baslayip yine silencio (sessizlik) ile sessiz sedasiz bitiyor. Buyrun efendim sizi Laxula'nin La Boulette parcasi esligindeki konser goruntuleriyle basbasa birakiyorum.

Sunday, June 07, 2009

The diving bell and the butterfly

"kendime acımaktan vazgeçtim. farkettim ki gözümden başka iki şey daha var sahip olduğum. hayal gücüm ve hafızam"

diyor jean-dominique bauby. Az once izledigim ve etkisinden hala cikamadigim harika film "The diving bell and the butterfly" da 44 yasinda gecirdigi felc ile paralize olmus Jean-doe nin komadan uyandiktan sonra olumune kadardi sureci izliyoruz, Jean-Do'nin gozunden. Jean-Dominique Bauby bir zamanlar Fransiz Elle dergisinin karizmatik editoruyken felc gecirirr, ve uyandiginda tek hareket ettirebildigi organi gozudur. Film ilk dakikalarinda Jean-doe nin uyanisini kendi gozunden anlatiyor, sonralari cevresiyle tek goz hareketleriyle iletisim kurmaya basliyor ve bu sekilde bir de kitap yaziyor. Jean-Do'nun dusunceleri ve hayalleri felc olmus bir bedene hapsoluyor. Filmin adindaki "diving bell" su eskilerin icinde hareket etmesi guc dalgic kiyafetlerine atifta bulunurken, kelebek ise bu dalgic kiyafetinin icinde cirpinan, yasam mucadelesi veren Jean-Do'yu anlatiyor.

Film inanilmaz ir hayalgucu urunu, goruntuler seslerle birlesince bir ruyayi anlatir gibi, ruyayla gerceklik arasindaki bir hali. Julian Schnabel'nin yonettigi bu gercekustu filmi biryerlerden bulup izleyin efemdim, ama sakin bir gunde, aceleye getirmeden.

Wednesday, June 03, 2009

Mara Aranda

Kesfetmekten en cok keyif aldigim, heyecanlandigim sadik dostum muzikle bugunlerde daha da fazla muhabbet etmeye basladim. Kisin buhranindan kurtulup yazla tanisinca, muzigi takip koluma salina salina gezebiliyorum artik, kimi zaman bir gol kenarinda, arabada, evde, ofiste...bugunlerde ciktigim ethnik muzik yolcugunda simdilerde Mara Aranda sokaklarindayim... Dèria albumu gecti elime...

Dèria Katalanya yoresinden bir album. Albumdeki sesler, melodiler, enstrumanlar ve ritimler Aragon zamanlari temasiyla sekillenmis. Dèria guclu ve siirsel ses Mara Aranda'nin Efrén López ile birlikte cikardigi ilk albumu. Dèria, Katalancada bizi motive eden ve harekete geciren bir seye sahip olmak demekmis. Sizi simdi Valencia civarlarina goturuyorum, buyrun efemdim Mara Aranda sizlerle...

Sunday, May 31, 2009

Melina Kana-Mono Kokkino


Yunan muzigine hep biryerlerden asinayizdir. Ben Eleftheria Arvanitaki, Nikos Papazoglou ve Harris Alexio dinleyip, ara ara neselenip sikca huzunlenirim. Son gunlerde ise Melina Kana'nin Mono Kokkino albumunu muzik listemde ust siralara yerlestirdim. Melina Kana bahsettigim meshur Yunan sanatcilarina vokal yapmis onceleri, Rembetika'dan Jazz'a uzanmis, cogu zaman etnik ve geleneksel yunan melodilerine ugramis. Albumu bir kere dinleyince insan, guclu bir kadin vokalin etkileyici nagmeleriyle Ege civarlarina yolculuga cikiyor. Siirsel sarki sozlerini melodiyle birlestiren bu geleneksel yunan muzigi bicimine "Entehno" deniliyormys. Melina Kana'nin diger albumleri:

Mystika Tragoudia-1991
Tis Meras Kai Tis Nyhtas-1992
Aromata Anti Gia Nafthalini-1995
Tis Agapis Yerakaris-1996

Wednesday, May 13, 2009

Jay-Jay Johanson

Bir yagmur bir gunes derken, mayis ayini ortaladik sayilir. Ne olursa olsun, yaza girdik iste, endorfin seviyesini arttirdik vucutta, bundan sonra gelsin D vitaminleri gitsin gunes yaniklari. Arada depresif Portishead'leri isin icine katsak da, muzik corbasi genelde light bugunlerde...butun kis brezilya nagmeleriyle soguk bedenleri isittik da bugunlerde yine Jay-Jay Johanson'a takildik kaldik. En guzeli Jay-Jay Johanson'un bugulu sesinden "believe in us" i dinlemek. "Sen bana inaniyorsun, ben sana inaniyorum, nasil olur da bize inanmazsin..." derken derken ne guzeldir dinlemesi...iskandinav ulkeleri esintisi...soguk, bugulu bir o kadar da karanlik...Seviyoruz efendim blues'u.