Sevgili okumus yazmis, uyumus da buyumus blogcularim. Muzik yazilarina biraz ara verip uzun zamandir "e haliyle" mesgul oldugum egitim ozellikle egitim teknolojileri konusunda da bir iki kelam etmek isterim. Liseyi de sayarsak yaklasik 15 yildir icinde oldugum, gelisimini bizzat yasadigim, bir sure ozel bir firmada sabah 9 aksam 7 kafa patlattigim ve sonrasinda tee Amerikalara gelip doktorasini yaptigim bu guzide alanimiz hakkinda elbet benim de bir iki cift soz etmeye hakkim vardir. Su siralar gundemimizi 21. yuzyil ogrencileri yani dijital gocmenler mesgul etmekte. Danismanimin verdigi ve Amerika'nin farkli bolgelerinden ogretmenlerin aldigi Internet uzerinden verilen bir derste bu konuda cesitli tartismalar gudulmekte. Dijital gocmenler (digital immigrants) ve dijital yerliler (digital natives) arasinda teknoloji konusunda bilgi, birikim, deneyim ve pratik eksikligi konusuluyor. Dijital yerliler- bizim kucuk cocuklarimiz, teknolojinin icinde dogan, bu yaslarda birer cep telefonu ve/veya bilgisayar sahibi olan cocuklar. Elbette her cocuk ozellikle Turkiye'de bu gruba dahil olamiyor ne yazikki maddi imkansizliklar ve altyapi eksikliginden dolayi. Ancak ozellikle batidaki cocuklari dusunursek pek cogunun evlerinde olmasa bile bir bicimde Internet kafelerde teknolojiyle fazlasiyla hasir nesir olduklarini goruyoruz. Bu durum Amerika'da biraz daha fazla yasaniyor elbette. Bir teknoloji cilginligi almis basini gidiyor, cep telefonlari, blueberry'ler, i-podlar, i-touch'lar, i-phone'lar (Amerika'da adini hatirlamadigim bir okul bir sinif ogrencilerinin hepsine i-phone almislar vallahi de arastirma amacli), diz ustu bilgisayarlar, kameralar, dijital fotograf makinalari, oyun konsollari, Wii'ler, guitar hero'lar, akilli tahtalar vs vs...Teknolojinin bu denli yaygin olmasi ve ogrencilerin bu teknolojinin icinde dogmus olmalari ogretmenlere ve ailelere bazi zoruluklar sunuyor elbette. Artik e-postayi bile modasi gecmis olarak dusunen ve cep mesajlariyla iletisim kuran bir kitleyle karsi karsiyayiz. Ya da bilgisayarlarinda video editing programlari ile kendi cektikleri videolari ve resimleri editleyen ve bunlari daha sonra bloglarinda ya da youtube'da (her ne kadar ulkemizde yasaklansa da elbette tuneller sayesinde ulasilabilen yegane video veritabani) yayinlayan bu genc dimaglari egitmek zorundayiz. Peki bu icine dogmadigimiz, sonradan ogrendigimiz ve hala adapte olmaya calistigimiz dunyayi nasil anlamaliyiz ve bu aradaki boslugu nasil kapatmaliyiz? Elbette ogrenmenin bir kaynaktan bir aliciya cizilmis bir oktan ibaret olmadigini kavrayarak ve ogrencilerin ve ogretmenlerin beraber/birlikte ogrenebilecekleri egitim ortamlari tasarlayarak. Bu tur egitim ortamlarinda ortada bir problem bulunuyor ve cevresinde deneyimli ve acemi ogrencilerin etkilesimde bulundugu bor ogrenme agi bulunuyor. Bu modelde ogretmen yok, yalnizca cok bilenler ve az bilenler var. Probleme bagli olarak elbette cok planler ve az bilenler yer degistirecekler ve karmasik bir ogrenme agi yaratacaklar. Bu modele de ag ogrenme modeli deniyor.
Gelelim isin teknoloji boyutuna. Izledigim bir video (elbette youtubetan) 21. yuzyil ogrencilerinin vizyonunu cok iyi anlatiyor. Bir de siz izleyin bakalim, hayatiniz degisecek mi?
Monday, September 15, 2008
Sunday, August 31, 2008
Kucuk bir deniz ati olmak istiyorum
Bir albumun parcalarini ayri ayri dinlemek yerine, bir butun olarak ve hatta albumdeki sirayla dinlemeyi tercih ederim. Albumun oykusunu, duygu inis ve cikislarini giris, gelisme ve sonuc halinde dinler bir sure sonra album cok sardiysa en sevdigim parcalari defalarca dinlerim. Iki gundur bu gelenegi bozmus olmaliyim ki donup dolasip Devendra Banhart'in eski yeni parcalarini karistirarak dinliyorum hatta dinlemekle kalmayip evde yalniz basima psychodelic danslar ediyorum. Gecen gun radyo eksen'in sayfasinda dolanirken top 40 sayfasina tikladim ve en ust siralardaki parcalara bir goz attim. Iste o an gozlerim Devendra Banhart'i seciverdi ve carmensita'nin harika klibini youtubtan seyrediverdim. Natali Portman dilberinin de oynadigi bu kliple buyulendim kaldim. Daha sonra dinledigim diger parcalari ve ozellikle http://www.devendrabanhart.com da yayinlanan son albumunun butun trackleri, surreal, indie, folk ve psycho folk gibi isimler almis ama bence nevi sahsina munhasir muzik yapan mistik bir adamla tanistirdi beni. Bence Devendra Banhart son yillarin gelmis gecmis en yaratici, en farkli ve en en "bu dunya otesi" genc yildizi. Devendra Banhart Amerikali-Venezualla'li genc bir muzisyen. Texas'ta dogup, yasaminin 5-13 arasi yillarini Venezuela'da gecirip daha sonr La'ye yerlesmis. Su siralar LA'da ormanlarin icinde bir kabinde arkadaslari ile album kayitlari yapmakta, kollektif bir hayat surmekteymis. Devandra sarkilarinda basit gitar melodileri kullaniyor, belki de bu minimalist tavri surreal siiriyle birlesince bize o eskilerin folk muziklerini hatirlatiyor. Devandra'nn son albumu Smokey Rolls Down Thunder Canyon'u http://www.devendrabanhart.com/listen.html addresinden dinleyip, youtube'dan kanli canli performanslarini seyredebilirsiniz. Albumun en guzel parcasi "seahorse'u" dinleyip belki kucuk bir deniz ati olmak istersiniz siz de, kimbilir...
Seahorse'un bir bolumunden cevirebildigim kadariyla...
Butun sahip olduklarimi ruzgara birakiyorum
birseyleri istemeyi bitirdim artik
tatmin olmus bir sekilde olebilirim
saklayabilecegim arzular olmadan
ne bugun
ne de gelecek binlerce yasamlarda
kucuk bir deniz ati olmak istiyorum
kucuk bir deniz ati
yeniden dogmaktan korkuyorum
eger yeniden bu bicimdeyse
nasil, neden, nerede, ne zaman bilmek istiyorum
parlak bir gece gokyuzu olmani istiyorm
isik gibi gelmeni istiyorum
Seahorse'un bir bolumunden cevirebildigim kadariyla...
Butun sahip olduklarimi ruzgara birakiyorum
birseyleri istemeyi bitirdim artik
tatmin olmus bir sekilde olebilirim
saklayabilecegim arzular olmadan
ne bugun
ne de gelecek binlerce yasamlarda
kucuk bir deniz ati olmak istiyorum
kucuk bir deniz ati
yeniden dogmaktan korkuyorum
eger yeniden bu bicimdeyse
nasil, neden, nerede, ne zaman bilmek istiyorum
parlak bir gece gokyuzu olmani istiyorm
isik gibi gelmeni istiyorum
Tuesday, August 26, 2008
Monday, August 25, 2008
Patti Smith-Feed your head Feed your head Feed your head

Boston gunluklerine kisa bir sure ara verip muzik yazilarima devam etmek istedim sayin okuyucu. Zira bir suredir ara ara dinledigim ustun insan, dahi ses Patti Smith hakkinda yazmayi uzun zamandir geciktiriyordum. Punkin kralicesidir Patti Smith, 1975 yilinda cikardirdigi Horses albumu punk tarihinde bir mihenk tasidir. Because the night adli parcayi animsarsiniz, ozellikle yeni coveri ile benim erken ergenlik donemlerime denk gelmisti. Diskonun dibinde bir evimiz oldugu icin, her gece uyumaya calisirken ninni yerine bunu dinlerdim. Ben disko nagmeleriyle uyuyama calisirdim sevgili okuyucu, hala o 80'lerin eski disko parcalarini dinledigimde icimin titremesinin nedeni odur. Artik ruyalarimda neler gorurdum, bu ayri bir yazinin mevzu bahsi elbette.
Horses albumunun dogusunda pek cok muzisyenin Patti smith uzerinde etkisi olmus, Jimi Hendrix'in, Jim Morrison'un ve the Rolling Stones'un elbette. Album gelmis gecmis en iyi rock albumlerinden biri sayilir, Rolling Stones dergisininin 2003 yilindaki en iyi 500 albumu arasinda, Times dergisinin 2006 yilindaki gelmis gecmis en iyi 100 albumu arasinda yerini alir suphesiz. Ben Patti Smith'in horses albumunu dinleyedurayim, kendisi cokta Istanbul'a gelip konser vermis bile, ustune ustluk yeni albumu Twelve'i cikarip efsane rock parcalarini yeniden yorumlamis. Ben albumu yutubdan biraz dinledim, ozellikle Nirvana'nin Smells like Teen Spirit coverini pek bi begendim. Bu da yetmedi Jefferson Airplane'in White Rabbit'ini coverlamis. Aksam aksam kendimden gecip kafami besledim, Alice olup harikalar diyarinda tavsanlarla fink attim.
feed your head. feed your head. feed your head..
Sunday, August 24, 2008
Boston
Biz nedense milletce pek bir asinayizdir Amerikanin herbirseyine. Kultur emperyalizmini severek kabullenmisizdir hep. Dinledigimiz muziklerden ya da izledigimiz filmlerden yalan yanlis az cok birseyler ogrenmisizdir bu topraklar hakkinda. Boston da filmlerde falan calinir ilk kulagimiza, 1600-1700 lu yillarin Amerika'sini anlatan filmlerde. Biraz daha buyuyup aklimiz erdikce MIT'nin ya da Harvard Universitesi'nin buralarda oldugunu duyariz. New York gezimizin New York City, Albany ve Niagara Selaleleri'nden sonra dorduncu ayagi oldu bir gunluk Boston gezisi. Belki de en guzeliydi gordugumuz sehirler arasinda, buyulendik kaldik. Bunda Cagri ve Emrah'in harika rehberliklerinin de rolu vardir elbet. Is bu yazinin konusu Geldikten sonra hakkinda biraz daha arastirma yaptigim Boston sehri olacaktir sayin okuyucu...
Boston'daki gezimiz once Harvard Universitesi ve etrafiyla basladi. Donem henuz basliyor oldugu icin ortalik pek bir kalabalik pek bir civil civildi. Universite kampusunun kucuklugunu gorunce biraz hayak kirikliligi yasasak da binalarin eskiligi ve kampusun derli toplu olmasi hosumuza gitmedi degil. Etraf oriyantasyondan gecen yeni ogrenciler ve aileleriyle dolup tasiyordu. Disarida ise Iowa'da pek gormeye alisik olmaidigimiz bir insan kalabaligi vardi. Kafelerde oturan, saga sola yuruyen insanlar yahu...Olacak is degil...Biz Iowa'da ozellikle kisin sokakta insan gormeye pek alisik olmadigimiz icin ve herkes heryere arabayla gidip geldigi icin, bana sehirde insanlar degil de arabalar yasiyormus gibi gelir hep. Oysa Boston'ta dupeduz insanlar yasiyordu.
Harvard Universitesi'ne gelmisken John Harvard'in ayagini ellemeden gecemedim elbette.
Harvard Universitesinin kutuphanesi 13 milyon kitap barindirmasiyla meshurmus. Ama universitenin ogrencisi olmadigimiz icin iceriye giremedik elbette. Ancak onunde fotograf cektirmeyi ihmal etmedik.
Bir sonraki duragimiz Massachusetts Institue of Technology yani MIT'ydi. Bu kampusu Harvard'a kiyasla daha sicak buldum ve daha cok sevdim. Ozellikle Hudson nehri manzarali kutuphanesini elbette. MIT'nin icinde bir sure Naom Chomsky'nin ofisine aramak icin ugrastik lakin Naom amcanin zaten pek universiteye ugramayan biri olacagini dusunduk vazgectik. MIT pek populer ogrencileri ve hocalariyla meshur bir universite. John Nash burada baslamis egitimine... Good Will Hunting filmi de burada gecmisti animsarsaniz. MIT bir de ders notlarini internetten ucretsiz yayinlamaya baslamisti birkac yil once. Ders kaynaklarinin ve bilginin boyle paylasima acilmasi uzaktan egitimle ilgilenen akademisyen tarafimi memnun etmisti elbette. Iste size bir MIT ve altin kizlar resmi:
Kisa bir MIT turundan sonra Boston sokaklarini arsinlamaya basladik. Bu keyifli gezinin devami icin bir sonraki yazimda gorusmek uzre efem.
Boston'daki gezimiz once Harvard Universitesi ve etrafiyla basladi. Donem henuz basliyor oldugu icin ortalik pek bir kalabalik pek bir civil civildi. Universite kampusunun kucuklugunu gorunce biraz hayak kirikliligi yasasak da binalarin eskiligi ve kampusun derli toplu olmasi hosumuza gitmedi degil. Etraf oriyantasyondan gecen yeni ogrenciler ve aileleriyle dolup tasiyordu. Disarida ise Iowa'da pek gormeye alisik olmaidigimiz bir insan kalabaligi vardi. Kafelerde oturan, saga sola yuruyen insanlar yahu...Olacak is degil...Biz Iowa'da ozellikle kisin sokakta insan gormeye pek alisik olmadigimiz icin ve herkes heryere arabayla gidip geldigi icin, bana sehirde insanlar degil de arabalar yasiyormus gibi gelir hep. Oysa Boston'ta dupeduz insanlar yasiyordu.
Harvard Universitesi'ne gelmisken John Harvard'in ayagini ellemeden gecemedim elbette.
Harvard Universitesinin kutuphanesi 13 milyon kitap barindirmasiyla meshurmus. Ama universitenin ogrencisi olmadigimiz icin iceriye giremedik elbette. Ancak onunde fotograf cektirmeyi ihmal etmedik.
Bir sonraki duragimiz Massachusetts Institue of Technology yani MIT'ydi. Bu kampusu Harvard'a kiyasla daha sicak buldum ve daha cok sevdim. Ozellikle Hudson nehri manzarali kutuphanesini elbette. MIT'nin icinde bir sure Naom Chomsky'nin ofisine aramak icin ugrastik lakin Naom amcanin zaten pek universiteye ugramayan biri olacagini dusunduk vazgectik. MIT pek populer ogrencileri ve hocalariyla meshur bir universite. John Nash burada baslamis egitimine... Good Will Hunting filmi de burada gecmisti animsarsaniz. MIT bir de ders notlarini internetten ucretsiz yayinlamaya baslamisti birkac yil once. Ders kaynaklarinin ve bilginin boyle paylasima acilmasi uzaktan egitimle ilgilenen akademisyen tarafimi memnun etmisti elbette. Iste size bir MIT ve altin kizlar resmi:
Kisa bir MIT turundan sonra Boston sokaklarini arsinlamaya basladik. Bu keyifli gezinin devami icin bir sonraki yazimda gorusmek uzre efem.
Friday, August 22, 2008
Renkler ve Isliklar

New York donusu yine Cagri'dan aldigim bir albumu Efsane Hanimlar ile bikmadan surekli dinlemekteyim. Sarkilari tek tek dinlemektense bir albumun butununu dinlemek ayri bir keyif veriyor insana. Renkler ve Isliklar'da Efkan Sesen'in tamamini isliklarla seslendirdigi harika bir album. Bir aksamustu, tam da gunes batarken balkonun kapisi hafif aralik, kaybolmakta olan gunes bir yandan odaya sizarken, gozleri kapatip uzunca bir sure isliklarin buyusunde kaybolmak ne guzel. Arap, Azeri, Ermeni, Gurcu, Rus, Irlanda, Bulgar, Turk, latin, laz, Yunan, Roman, Kibris ve Italyan ezgilerini Efkan Sesen'den dinlemek de...Albumle ilgili guzel bir tanitimi http://www.youtube.com/watch?v=ineeJN4OGgM adresinden izleyebilirsiniz.
Efsane Hanimlar

10 gunluk New York gezisinden zihnime kazidigim fotograf kareleriyle birlikte yeni birkac guzel albumle donuverdim Iowa'ya. Albany'de tanistigim sevgili arkadasim Cagri'nin neo-klasik diye adlandirdigi albumlerden biri "Efsane Hanimlar". Simdiye kadar kulagimin alisik olmadigi bir yandan da pek tanidik gelen ezgileri dinledim Albany-Boston yolculugunda ve hemen albumu aliverdim Cagri'dan.
Efsane Hanimlar'daki butun sarkilarini Sema Moritz'in buyuleyici sesiyle dinlemekteyiz. Cumhuriyet donemi kadin sarkicilari animsar misiniz? Biryerlerden hep kulagimiza calinan ama pek de dikkat etmedigimiz bu sesleri Sema Moritz albumde toplamis ve her sarkida bir oyku anlatmis bize. Kucukken hep bir gramafonumuz olmasini isterdim, gramofona bir plak yerlestirip, eski plaklarin cizirtili seslerinden sarkilari dinlemek buyuleyici bir toren gibi gelirdi bana. Sema Moritz Efsane Hanimlar ile bize Seyyan Hanimlari, Murside Hanimlari yeniden dinletiyor...hem neseli hem de acikli birbirinden farkli sesler ve oykuler ile...Siz de bir yerlerden bu albumu edininiz...mazi kalbimde bir yaradir dinleyip eski bir gonul yarasini yeniden animsayiniz, sari yapincak dinleyip eski bir askinizi animsayip gulumseyiniz efendim...
Sunday, July 27, 2008
how to disappear completely
Yasadiklarimiz bazen gercek disi gelir. Aslinda ben burada degilim, bunlari yasamiyorum dersiniz...belki de boyle dusunmek rahatlatir insani, bir kacis, yabancilasma ve beraberinde uzaklasma...Iste tam o anda yeniden Radiohead dinlediginizi farkedersiniz. Tam da o anda "how to disappear completely" adli gercekustu parcayi loopa aldiginizi farkedersiniz...bulundugunuz yerden uzaklasirsiniz, ruhunuzun yukselir, yukarilardan bir yerden kendinizi izlersiniz, bir yabanciyi izler gibi...Ruhun uzaklasmasini en guzel anlatan parcalardan biri, buyrun efendim sozleri...
that there, that's not me
i go where i please
i walk through walls
i float down the liffey
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here
in a little while
i'll be gone
the moment's already passed
yeah, it's gone
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here
strobe lights and blown speakers
fireworks and hurricanes
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here....
that there, that's not me
i go where i please
i walk through walls
i float down the liffey
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here
in a little while
i'll be gone
the moment's already passed
yeah, it's gone
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here
strobe lights and blown speakers
fireworks and hurricanes
i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here....
Friday, July 11, 2008
Kentler
Yasadigimiz kentler bizi nasil degistirir? Bugun daha da iyi anladim ki, her kentin kendine ozgu bir ruhu vardir, ve orada yasadigimiz surece biz bu ruh halinin bir parcasiyiz.
Izmir'in Goztepe sahilinde gunesin korfezde batisini izledim, koyu mavi dalgalarin gurultusu esliginde. Izmir'i dusununce aileden de kaynaklaniyor olsa gerek hep bir siginma, kabuguna cekilme, huzuru bulma, yasamin butun telaslarindan uzaklasma haleti ruhiyesine giriveririm. O yuzden belki de bu sehir bana calismak icin pek cazip gelmez. Izmir'in bu savruk ruhu calismayi kaldirmaz zira, insani tembellige, bosvermislige surukler, keyifler dunyasina daldirir, iki kadeh raki ve izgara balik esliginde.
...Ankara oysa bambaskadir. Cok calistirir adami bir o kadar da biktirir. Tum karamsarligina karsi guzel sehirdir, hani huzursuz ettigini bile bile israrla izlediginiz filmler gibidir. O huzrsuzluktur belki sizi atesleyen, baska kentlere kosturan, saga sola savuran.
...Istanbul o savruldugunuz kentlerden bir tanesidir. Ruhunuzun bir kus gibi ozgur oldugu, basiboslugun kentidir. Hause'da saatlerce oturup Istiklal'deki kitapclardan aldiginiz surukleyici bir kitaba dalip yoldn gecen insanlari seyretmektir. Zamanin hem durdugu hem de cok hizli gectigi bir kaostur. Belki de bu yuzden tum kentler arasinda en heyecan verici olandir. Istanbul dunyanin neresinde olursaniz olun hep bir ozlemdir. Yasam'a ve gerceklige olan ozlem...Gerceklik...Bazi kentler ne kadar da gercekdisi gelir oysa..Bir masal kenti gibi, hayal meyal hatirlanan ama hatirlandiginda hep o ruh haliyle hissedilen.
...Londra, yalnizligin ve kaybolusun sehridir bana gore. Bir kentin sokaklarinda yapayalniz kaybolmak, ama hep yolunu bulmak, yine kaybolmak...insan kayboldukca kendini daha cok buluyor sanki, daha iyi anliyor kim oldugunu. Tum kentler yarisa girse benim hanemde Londra kazanirdi birinciligi, uzun yillar yasamak isterdim, kaybolmanin ve hep yeniden bulmanin heyecaniyla.
...Atina, askin sehri...Dertsiz, tasasiz, mutlu ve hep gulumseyen bir kent.
Iowa, Ames...yasadigim kent, eyalet. Bir baska yazinin konusu elbette, miladini henuz doldurmadi zira... simdiki zamani anlatmak zordur bilirsiniz, gecmis ise insan aklinin bir oyunudur yalnizca. Gelecek, belirsizlik, yasanilacak sehirler gibi bulanik ve bir o kadar da merak uyandirici. Simdi gozlerimi kapiyorum, actigimda belki de seni gorurum karsimda, bir baska kentte, bir baska simdiki zamanda...
Izmir'in Goztepe sahilinde gunesin korfezde batisini izledim, koyu mavi dalgalarin gurultusu esliginde. Izmir'i dusununce aileden de kaynaklaniyor olsa gerek hep bir siginma, kabuguna cekilme, huzuru bulma, yasamin butun telaslarindan uzaklasma haleti ruhiyesine giriveririm. O yuzden belki de bu sehir bana calismak icin pek cazip gelmez. Izmir'in bu savruk ruhu calismayi kaldirmaz zira, insani tembellige, bosvermislige surukler, keyifler dunyasina daldirir, iki kadeh raki ve izgara balik esliginde.
...Ankara oysa bambaskadir. Cok calistirir adami bir o kadar da biktirir. Tum karamsarligina karsi guzel sehirdir, hani huzursuz ettigini bile bile israrla izlediginiz filmler gibidir. O huzrsuzluktur belki sizi atesleyen, baska kentlere kosturan, saga sola savuran.
...Istanbul o savruldugunuz kentlerden bir tanesidir. Ruhunuzun bir kus gibi ozgur oldugu, basiboslugun kentidir. Hause'da saatlerce oturup Istiklal'deki kitapclardan aldiginiz surukleyici bir kitaba dalip yoldn gecen insanlari seyretmektir. Zamanin hem durdugu hem de cok hizli gectigi bir kaostur. Belki de bu yuzden tum kentler arasinda en heyecan verici olandir. Istanbul dunyanin neresinde olursaniz olun hep bir ozlemdir. Yasam'a ve gerceklige olan ozlem...Gerceklik...Bazi kentler ne kadar da gercekdisi gelir oysa..Bir masal kenti gibi, hayal meyal hatirlanan ama hatirlandiginda hep o ruh haliyle hissedilen.
...Londra, yalnizligin ve kaybolusun sehridir bana gore. Bir kentin sokaklarinda yapayalniz kaybolmak, ama hep yolunu bulmak, yine kaybolmak...insan kayboldukca kendini daha cok buluyor sanki, daha iyi anliyor kim oldugunu. Tum kentler yarisa girse benim hanemde Londra kazanirdi birinciligi, uzun yillar yasamak isterdim, kaybolmanin ve hep yeniden bulmanin heyecaniyla.
...Atina, askin sehri...Dertsiz, tasasiz, mutlu ve hep gulumseyen bir kent.
Iowa, Ames...yasadigim kent, eyalet. Bir baska yazinin konusu elbette, miladini henuz doldurmadi zira... simdiki zamani anlatmak zordur bilirsiniz, gecmis ise insan aklinin bir oyunudur yalnizca. Gelecek, belirsizlik, yasanilacak sehirler gibi bulanik ve bir o kadar da merak uyandirici. Simdi gozlerimi kapiyorum, actigimda belki de seni gorurum karsimda, bir baska kentte, bir baska simdiki zamanda...
Monday, July 07, 2008
Geleneklerimiz
Sevgili ulkemin pek sayin SAKINleri,
Az once calismaya calisiyor iken bir gurultu bir patirti kopuverdi. Zira bu gurultu dun gece saat 1 sularinda da guzellik uykumu bolmus beni pek "datli" ruyamdan uyandirivermisti. Peki ne idi memleketim insanini gecenin 1 inde ya da oglenin 2 sinde diyelim bu arabalarin zaten cok sik caldiklarini klaksonlarina deli gibi basmalarinin nedeni...Cok basit, bir nevi sevinc ilani, bencilce bu sevinci bir gurultu esliginde saga sola duyurma cabasi diyelim. Bir veledin kesilen pipisine sevinme, onun "ERRKEK" lige adim atmasini kutsama ve kutlama toreni. "ERRKEK" ligi yuceltme seramonisi, oldu da bitti masallahlari, erkek oglumlari ve veee daha sonra erkektir yaparlari...Bunun sonu yok bilirsiniz, zira bu erkegin "pipi"sini toplumca pek sevmekte, saga sola gostererek gurur duymakta, velakin kadini, ayiplarin, aman kizimlarin, el duyarlarin, kim ne derlerin karanlik dunyasina gommekte kusur bulmayiz. Herrrneyse, bunlar derin mevzular, zira bir yaz sicaginda bunlara dalmaktansa, yeni kesfettigim bir Izmir koyunun serin sorularinda snorkelle dalmayi tercih ederim.
Bir davul zurna, bir kolakson, bagiran cagiran insanlar toplulugu benim bu pek "elitist" olan bunyeme fazla geldi. Simdi bu degerli gelenegimizi ve bir o kadar da gorenegimizi elestirdim ya hemmen bir elitist, burjuva, entel damgasi yapistiriliverir uzerimize. Sevmiyorum kardesim, "Rahatsiz oluyorum", sizin o pek savundugunuz, isinize gelince hayatinizin orta yerine yerlestirdiginiz, gelmeyince de sallanamadiginiz bu "tatli" gelenekleri sevmiyorum iste. Rahatsiz oluyorum, her turlusunden. Bu gurultuden, bu etrafa yaymalardan, ona buna ilan etmelerden, duyurmalardan, gosteristen, abartidan, yapiyormus olmak icin yapilanlardan, milletin gonlu hos olsun diye idare edilen durumlardan, herkesin gonlunu hos etme cabasindan HOSLANmiyorum.
Amma velakin, iste bu mislarin muslarin bir dugum oldugu bir ulkede yasiyoruz/yaslaniyoruz. Ya icindesindir cemberin ya da disinda kalacaksin sendromu. Ne demis pek sevgili sair Murathan Mungan...ya di$indasindir cemberin, ya da icinde yer alacaksin, kendin icindeyken, kafan disindaysa...
Caresi yok kardesim, her aksam boyle icip kederleneceksin...
Biz de en iyisi o kadar uzaklardan gelip sigindigimiz bu kucuk ege kasabasinda careyi ufak bir raki kadehinde arayip demlenelim...
Az once calismaya calisiyor iken bir gurultu bir patirti kopuverdi. Zira bu gurultu dun gece saat 1 sularinda da guzellik uykumu bolmus beni pek "datli" ruyamdan uyandirivermisti. Peki ne idi memleketim insanini gecenin 1 inde ya da oglenin 2 sinde diyelim bu arabalarin zaten cok sik caldiklarini klaksonlarina deli gibi basmalarinin nedeni...Cok basit, bir nevi sevinc ilani, bencilce bu sevinci bir gurultu esliginde saga sola duyurma cabasi diyelim. Bir veledin kesilen pipisine sevinme, onun "ERRKEK" lige adim atmasini kutsama ve kutlama toreni. "ERRKEK" ligi yuceltme seramonisi, oldu da bitti masallahlari, erkek oglumlari ve veee daha sonra erkektir yaparlari...Bunun sonu yok bilirsiniz, zira bu erkegin "pipi"sini toplumca pek sevmekte, saga sola gostererek gurur duymakta, velakin kadini, ayiplarin, aman kizimlarin, el duyarlarin, kim ne derlerin karanlik dunyasina gommekte kusur bulmayiz. Herrrneyse, bunlar derin mevzular, zira bir yaz sicaginda bunlara dalmaktansa, yeni kesfettigim bir Izmir koyunun serin sorularinda snorkelle dalmayi tercih ederim.
Bir davul zurna, bir kolakson, bagiran cagiran insanlar toplulugu benim bu pek "elitist" olan bunyeme fazla geldi. Simdi bu degerli gelenegimizi ve bir o kadar da gorenegimizi elestirdim ya hemmen bir elitist, burjuva, entel damgasi yapistiriliverir uzerimize. Sevmiyorum kardesim, "Rahatsiz oluyorum", sizin o pek savundugunuz, isinize gelince hayatinizin orta yerine yerlestirdiginiz, gelmeyince de sallanamadiginiz bu "tatli" gelenekleri sevmiyorum iste. Rahatsiz oluyorum, her turlusunden. Bu gurultuden, bu etrafa yaymalardan, ona buna ilan etmelerden, duyurmalardan, gosteristen, abartidan, yapiyormus olmak icin yapilanlardan, milletin gonlu hos olsun diye idare edilen durumlardan, herkesin gonlunu hos etme cabasindan HOSLANmiyorum.
Amma velakin, iste bu mislarin muslarin bir dugum oldugu bir ulkede yasiyoruz/yaslaniyoruz. Ya icindesindir cemberin ya da disinda kalacaksin sendromu. Ne demis pek sevgili sair Murathan Mungan...ya di$indasindir cemberin, ya da icinde yer alacaksin, kendin icindeyken, kafan disindaysa...
Caresi yok kardesim, her aksam boyle icip kederleneceksin...
Biz de en iyisi o kadar uzaklardan gelip sigindigimiz bu kucuk ege kasabasinda careyi ufak bir raki kadehinde arayip demlenelim...
Wednesday, June 25, 2008
Kaygan taslar
Ada uzun zamandir denizi izliyor olmaliydi. Hafif kurumus gozlerini kirpistirdi once. Denizin belli belirsiz dalgalari bir sure onu uzaklara goturmustu. Dusuncelerini toparlamakta gucluk cektigi icin, az once aklindan gecenleri animsayamayacak kadar daginikti. Basini biraz one egip elinde biriktirdigi taslara bakti. Iclerinden en kayganini secti, hafif hafif oksamaya basladi. Bir zamanlar gittigi her yerden topladigi taslar aklina geldi. Guzel taslar. Denizle, ruzgarla, tozla sekillenmis taslar. Simdi kisa bir an o taslari zamanin deviniminden, dunyanin hareketinden koparip evde hapsettigi kucuk kavanozu dusunerek pismanlik duydu. Bir tasa yapilmis en buyuk haksizlikti onu ruzgardan ve denizden uzak tutmak...Elinde bir suredir oksadigi tasi yuzune goturdu, yanaklarinda gezdirdi. Tasin bu kayganligi ona garip bir zevk veriyordu.
Taslik bir deniz kiyisinda oturuyordu Ada. Hafif islak saclari ruzgarla oynuyordu bir yandan. Zaman bir sekilde durmak istese, tam da bu ani secmeliydi. Ada'nin yine kendi kabuguna dondugu ani. Taslarina ve denize dondugu ani...Ada hep bu anda kalmaliydi...
Taslik bir deniz kiyisinda oturuyordu Ada. Hafif islak saclari ruzgarla oynuyordu bir yandan. Zaman bir sekilde durmak istese, tam da bu ani secmeliydi. Ada'nin yine kendi kabuguna dondugu ani. Taslarina ve denize dondugu ani...Ada hep bu anda kalmaliydi...
Tuesday, June 12, 2007
Gulten'in bitki dunyasi-bitkiler.blogspot.com
Evvet sizi super bir blogla tanistirmak uzereyim sayin blogcular, muhtesem insan, annelerin birtanesi canim annemin blog sayfasi bitkiler.blogspot.com Benim onerimle basladigi blogunda simdiden cok yol katetti annem. Birkac yildir ilgi duydugu bitkiler dunyasini ve yemek tariflerini bu blog araciligiyla simdi sizlerle de paylasacak. Efendim kabizliktan tutun da saglikli bronzlasmaya kadar pek cok konuda bitki dunyasindan nasil faydalanabilecegimizi Gulten Hanim in onerileriyle ogrenebilirsiniz. Ayrica bana tee Amerika'lardan arayip sordugum yemek tariflerini vermekten bikmis olacak ki, bir kac yemek tarifini de bloguna koyacak.
Siz de sormak isteginiz pek cok soruyu blogu araciligiyla annecime iletebilirsiniz, siz sikilmazsaniz saatlerce bilgilerini sizinle paylasabilir yardimsever annem.
Siz de sormak isteginiz pek cok soruyu blogu araciligiyla annecime iletebilirsiniz, siz sikilmazsaniz saatlerce bilgilerini sizinle paylasabilir yardimsever annem.
Dewey ve Koy Enstituleri
Uzun yillar once Turk egitimini sorgularken ortaokul siralarinda. edebiyat ogretmenim ve sevgili babam beni koy enstituleriyle tanistirdilar. Icine sikisip kaldigim mufredattan, kohne ogretim yontemlerinden, bilindik ders pratiklerini surdurme cabasiyla kolaya kacan ogretmenlerimden birden siyrilip 1940 larin koy enstitulerinde yolculuga ciktimve ulkemin hazin durumunu bir kez daha kavradim. 1940 larda ulkenin henuz kendine gelme cabalari sirasinda bir devrim niteligini tasiyan koy enstituleri cesitli koylerimizde Ismail Hakki Tonguc, donemin milli egitim bakani Hasan Ali Yucel ve pek cok aydin onculugunde kurulmus ancak cesitli cevrelerin koylerdeki bu aydinlanmayi tehdit olarak gormeleri yuzunden kapatilmislardir. Bu ulkemiz Egitim Sistemine yapilan onemli buyuk darbe daha sonraki yillarda bize dayatilan cagdisi ezbere dayali yontemler ve herseye “he” demek icin programlanan ve yetistirilen tek tip gencler olarak geri donmustur. Simdi icinde bulundugumuz, sikisip kaldigimiz, soluk alamadigimiz egitim sistemi de iste bu ve benzeri bilincli olarak yurutulen politikalarin bir sonucudur. 1920 lerde Ataturk’un ulkemize davet ettigi unlu egitim felsefecisi John Dewey koy enstituleri fikrini ortaya atmis, koy ve kent ayriminin, kutuplasmasinin ancak koydeki insanlarin egitilerek, onlarin aydinlanmasiyla mumkun olabilecegini belirtmistir. Unlu pragmatist filozof Dewey “yaparak”, “deneyerek” ogrenme pratiklerinin odak noktasinda olmasi gerektigini savunmus; teoriden cok pratige yonelmis, yaratici dusunme, problem cozme ve kritik dusunme gibi becerilerin ogrencilere kazandirilmasinin asil hedef oldugunu vurgulamistir. Peki biz neden Dewey’nin bundan 80 sene once bize onerdiklerini uygulayamadik? Neden koy enstitulerini kapattik? Bu konuda Mehmet Sahin ile birlikte ortak yazdigimiz makaleyi ekte bulabilirsiniz.
In the Work, by the Work and for the Work: Village Institutes as a Revolutionary Practice of Dewey’s Philosophy
In the Work, by the Work and for the Work: Village Institutes as a Revolutionary Practice of Dewey’s Philosophy
Tuesday, June 05, 2007
Yaz ve Cesmealti
Efendim ovunmek gibi olmasin, bu yaziyi size uzun suredir ayri kaldigim biricik yuvamdan, Cesmealti'dan yazmaktayim. ailemin sefkatli kollarina kavustum, denizle ve ormanla ozlemimi gideriyorum gunlerdir. Anname ve babam sagolsunlar uzun dag yuruyuslerine cikarmaktalar beni butun tembelligime ragmen. Sonunda yine kitap okuyup, hicbirsey dusunmeden sadece denizi izleyebiliyorum. Sanirim tum bu keyifler icin butun sikintilara katlanilabilir, Amerika'da hatta Iowa da bile yasanabilir, ustune bir de doktora yapilabilir. Bir secim donemine denk gelmis bulunmakta, memleketimin hazin durumunu hayretle ve biraz da eksimis suratimla izlemekteyim. Insan uzaklarda sanal bir dunyanin icinde yasiyor sevgili dostlar, bir turlu ait olamadigi hep uzaktan seyrettigi bir dunyada. Bu biraz da Amerika'nin bilerek ve isteyerek yarattigi, baska dunyalari gormemezlik politikasi sonucu elbette. Bir yandan da uzakliklar butun gerceklerden kopariyor insani. Ulkenin biraz disina cikinca, ozellikle Turkiye'ye gelince de tepetaklak gercekligin icine dusuveriyor insan. Iste su siralar oyle bir halet i ruhiyesi vaziyetlerindeyim minik kelebeklerim. Birkac Cesmealti fotografiyla saygiyla ve sukunetle huzurlarinizdan ayriliyor, yaz kirazlarini mideye indirmek uzere yola koyuluyorum efendim.


Friday, April 27, 2007
Thursday, April 12, 2007
Plato ve Ataturk
Sevgili okur-yazarlarim. Bu donem aldigim felsefe dersinde Plato ve Ataturk karsilastirmali bir yazi hazirladim. Ataturk devrimlerini Plato'nun "The Republic" - Devlet'te aciklamaya calistigi dogruluk kavrami ve bu kavramin aciklandigi pek cok alan ile iliskilendirdim. Devlet'te Plato, Socrates'in sohbetleri yoluyla dogrulugu egitimde, kadin erkek iliskilerinde, sanatta, devlet yonetiminde, insanin varliginda uzun uzun anlatir. Okumasi kolay degildir, anlamak beyin terbiyesi gerektirir. "Ideal devlet nedir, nasil olmalidir, ideal devlete ancak ideal insani olusturdugumuzda mi erisiriz" gibi sorular Ataturk'un gectigimiz yuzyilin baslarinda kurmaya calistigi devleti getirdi hemen aklima. Ozellikle egitimde aktif ogrenme, kadinin toplumdaki yeri ve laiklik konularini Plato'nun bazi pasajlari ile iliskilendirildi. Asagidaki linkten yazdigim makaleye ulasabilirsiniz efendim. Keyifli okumalar...
Plato ve Ataturk
Plato ve Ataturk
Tuesday, April 10, 2007
Blonde Redhead
Yasadiginiz yer, yasamak istediginiz yere cok uzaksa, ilgisi yoksa, yanindan bile gecmesi mumkun degilse, size en yakin arkadasinizi tanistiriyorum ey dostlar, melankoli. Melankoli oyle tek basina cekilen seylerden degildir yanina en tezesinden Blonde Redhead iyi gider. Burcu tanistirdi, daha birkac gun oluyor dinleyeli, ama simdiden zihnimi, bedenimi esir almis durumdalar. Tarif edilemez vokaller, garip bir muzik, en beteri de nedenini bile anlamadiginzi bir melankoli bicimi. Bunun o yasamak istemediginiz ama yasadiginiz yerle de , uzun suredir geri cekilmeyen kis ve soguk ile, bos sokaklar, buyuk alisveris merkezleri ile, sevdiklerinizden uzak olmaniz ile, aldiginiz yuzlerce ders ile, uzerinde calistiginiz binlerce proje ile, herseyden ote "siz" inle bir ilgisi de olabilir. Blonde Redhead bahane, melankoli sahaneeee.
Tez bir Blonde Redhead albumu buluna, "elephant woman", "falling man", "magic mountain" sarkilari dinlene. Ama bu kadar sabredemem diyorsaniz bir korsanlik yapip size "Missery is the Butterfly" albumundeki Falling Man adli vucudu kederlere surukleyen parcayi dinleteyim.
Falling Man
Tez bir Blonde Redhead albumu buluna, "elephant woman", "falling man", "magic mountain" sarkilari dinlene. Ama bu kadar sabredemem diyorsaniz bir korsanlik yapip size "Missery is the Butterfly" albumundeki Falling Man adli vucudu kederlere surukleyen parcayi dinleteyim.
Falling Man
Saturday, March 31, 2007
San Antonio-SITE Konferansi
Sevgili blog okur ve izleklerim. Gectigimiz hafta boyunca Texas eyaletinde SITE konferansindaydim. SITE ogretmen egitimi ve egitim teknolojileri alaninda akademisyenlerin bir araya geldigi, calismalarini paylastigi bir konferans. Ben de bu guzide konferansa bi makale ve bir de posterle katildim, iyi ki de yaptim, San Antonio da guzel gunler gecirdim, Meksika yemekleri yedim, nehir kenarinda uzun yuruyuslere ciktim, alandan pek cok isimle tanistim, calismalarimi paylastim. Donus yolculugunda Dallas havaalaninda gecirdigim 24 saati saymazsak gayet hos gunler gecirdim. San Antonio Texas'in Houston sehrinden sonraki en kalabalik sehri ve en onemli ozelligi bol bol turizt cekmesi. Zaten Amerika' da pek cok konferans da bu sehirde yapilmakta, etraf konferans katilimcilariyla dolup tasmakta. San Antonio' da cok cok eskiden Amerikali kizildereliler yasamaktaymis, ancak 1600 lu yillarda sehre gelen Ispanyol misyonerleri, geldikleri gun olan St. Antony ismini sehre ve shirdeki nehre vermisler. Sonralari San Antonio abolgesi Amerika'ya gelen Ispanyollarin ilk yerlesim yerlerinden biri olmus. Alamo savasi 1800 lu yillarda sehri savunan 189 Alamo yerlisi ile 4000 meksika askeri arasinda olmus, sehri savunanlarin tamami oldurulmus ve Alamo savasi Meksika'ya karsi Texas devriminde basrol oynamis. Daha sonralari sehir buyumus buyutulmus, kocaman bir turistik bolge oluvermis. Sehir icinde Alamo kalesi ve etrafindaki nehir restoranlar, kafeler, eglence merkezleri ve bunlarin cezbettikleri turiztlerle dolup tasmakta. Amerika'nin pek cok sehrinden farkli olan San Antonio Avrupa sehirlerine benzeyen mimari yapisiyla da dikkatleri cekmekte. Ben de elbette San Antonio'da gezmis, tozmus, cesitli yemekler yemis biri olarak size de tavsiye ederim efendim, yolunuz duserse bir Meksika yemegi indiriverin mideye, yanina da bir kac kadeh buzlu margarita almayi ihmal etmeyin. Simdilik yeni maceralarda gorusmek uzere efendim...
Sunday, November 19, 2006
Turkish Coffee
Monday, October 16, 2006
Bir dogumgunu
Bundan 26 yil once bir ekim gunu, saatler oglen 2 yi gosterirken siyah sacli, cirkin bir kiz cocugu dunyaya gozlerini acmis. Neler hissetmis o an simdi kestirmek guc, ancak cok korkmus olmali ki durmadan aglamis. Geriye de pek gozyasi birakmamis. Yillar bir nehir gibi akmis akmis, kizi iste buraya, su yaziyi yazdigi ana, yani yine bir 16 Ekim gunune getirmis. Digerlerinden farkli olarak kiz cok uzaklarda, zamanin gerisinde yasiyormus o gunu. Kucuk iki katli bir evin, ust katinda, kapali bir gokyuzunun altinda, hizla gecen zamani ve yasadigi herhangi bir seyin bir daha asla aynisini yasayamayacagini dusunuyormus.
Bu kizin her dogumgununde mutsuz olma gibi bir luksu varmis, gune kotu baslar, kotu bitirirmis. O gun olabildigine huzunlu, depresif ve mutsuz olurmus, belki bundan garip bir keyif alirmis. Kiz cunku hep gulumsermis, ne yasarsa yasasin bir sekilde ustesinden gelebilecegini dusunurmus, belki de bellegi zayifmis, yasadiklarina degil, yasamadiklarina odaklanirmis, bilmediklerine, gelecege...
ve zaman kiza aldirmadan devam edermis...
...ask halinde geçsin bu fani ömrüm
hülyalı bir sarhoş kadar bulutlu
"ben ben miyim, değil mi" suali olmasın
kendi sokaklarında kıblesiz yolcu
bir ayaz vursun da tenim duyayım
kör olsun karanlık cevrin bileyim
bir şenlik bahçesinde oyun dizeyim
devri devran içinde mihmandar hanci...
Metin-Kemal Kahraman
Bu kizin her dogumgununde mutsuz olma gibi bir luksu varmis, gune kotu baslar, kotu bitirirmis. O gun olabildigine huzunlu, depresif ve mutsuz olurmus, belki bundan garip bir keyif alirmis. Kiz cunku hep gulumsermis, ne yasarsa yasasin bir sekilde ustesinden gelebilecegini dusunurmus, belki de bellegi zayifmis, yasadiklarina degil, yasamadiklarina odaklanirmis, bilmediklerine, gelecege...
ve zaman kiza aldirmadan devam edermis...
...ask halinde geçsin bu fani ömrüm
hülyalı bir sarhoş kadar bulutlu
"ben ben miyim, değil mi" suali olmasın
kendi sokaklarında kıblesiz yolcu
bir ayaz vursun da tenim duyayım
kör olsun karanlık cevrin bileyim
bir şenlik bahçesinde oyun dizeyim
devri devran içinde mihmandar hanci...
Metin-Kemal Kahraman
Subscribe to:
Posts (Atom)