Bir "stop motion" hayrani olarak bu video beni kendimden gecirmeye yetti. Israil dogumlu Oren Lavie, Yuval ve Merav Nathan tarafindan cekilen bu stop motion videosunda tavana yerlestirilmis bir kamerayla cekilen 3225 adet fotograf kullanilmis. Video cekiminden once 4 gun anime karakterler kullanilarak bilgisayarda storyboardlar hazirlanmis. Bu uc bucuk dakikalik video icin iki gun cekim yapilmis. Oren'in yatak odasinda cekilen videoda yatakta kullanilan carsaflar ve ortuler Oren'in kendi yatak odasindan alinmis. Dijital teknolojilerin en guzel tarafi yaraticili boylesine zorlayabilmeleri.
Tuesday, March 24, 2009
Monday, March 23, 2009
Evrim ve "Cakma Bilim"
Evrim tartismalarinin geldigi son nokta Turkiye'nin son 29 yilda gecirdigi degisimi ozetliyor gibi. Uzun yillardir alisik oldugumuz evrim konusundaki sansur, yanlis bilgilendirme ve karalama kampanyasi bilincli olarak yurutuluyordu zaten. Ben salt adim Evrim oldugu icin bir kac ogretmenimin alayina maruz kalmis biri olarak okullardaki vahim durumu biraz urkerek ama genelde sinirlenerek yillardir izliyordum. Son yillarda durumun vahametini arttiran konu ise bu akilli tasarim vs. gibi sozde teorilerin, evrim kuramina karsi bilimsel bir kurammis gibi sunulma calisilmalari, ve daha da ileri gidilerek okullarda fen bilgisi mufredatina alinma cabalari. Isin uzucu tarafi pek cogumuzun bilimin tanimi, pratikleri, felsefesi ve ozellikle etiginden bihaber olmamiz. Mustafa Arslantunali bianet'teki yazisinda bu cabalari "kargo kultu" ya da "cakma bilim" olarak acikliyor. Bilim sorgulamak uzerine kuruludur, fikirler denenir, islemeyenler elenir, bazen yanilir ama kendini duzeltir, bilim evrilir. Inanc ve politika isin icine girdiginde ise "cakma bilim" kendini gosterir. Hatta oyle bir yaygara koparir ki, elbette evrimden bihaber olan insanlar sagda solda duyduklari, okuduklari bu "Karun Kahya" kitaplarini daha inandirici bulurlar. Turkiye'deki bilim adamlari birkaci disinda ne yazik ki bu konuda sessiz kalmakta ve bu sacmaligin yayilmasina dolayli yoldan (istemeyerek) katkida bulunmaktadirlar. Biz belki de Darwin'in 200. yasini en guzel bu pasif direnise bir son vererek kutlayabiliriz.
Mustafa Arslantunali' nin yazisi icin:
http://bianet. org/bianet/ kategori/ biamag/113132/ darwin-sansuru- kargo-kultunun- kultu-ya- da-cakma- bilim
Mustafa Arslantunali' nin yazisi icin:
http://bianet. org/bianet/ kategori/ biamag/113132/ darwin-sansuru- kargo-kultunun- kultu-ya- da-cakma- bilim
Hoscakal Google
Bir zamanlar Internet bir gaz ve toz bulutuydu ve buyuk patlama gerceklesti, Google arama motoru tozu dumana katarak yeni bir alem yaratti. Ilk zamanlar basit arayuzu, hizi ve veritabani harmanlama ve sunma yontemleriyle kullaniciyi cezbeden alem simdi e-mailden, sosyal aglara, gruplardan, sohbet platformlarina ve dokuman paylasamina kadar pek cok alanda onculuk etmekte. Peki google'un bu basarisi sizce sundugu teknolojilerin fonksiyonlarina mi yoksa bu arayuzlerin nasil tasarlandigina mi bagli? Bugun karsilastigim bir blog mesaji bana su eski fonksiyon mu estetik mi tartismasini yeniden hatirlatti. Google'in ise aldigi ilk grafik tasarimcisi Douglas Bowman'in istifasi gundemi calkalamakta zira. Gectigimiz cumaya kadar Google'in tasarim muduru olan Bowman, sirketin 7 yildan sonra Google'da ise aldigi ilk tasarimci unvanini koruyor. Bu hafta isi birakmasinin nedeni ise sirketin kullanici verisine asiri odakli olan tasarim felsefesi. Blogundaki postuna gore, google kendisinden hangi kalinlikta cizgi kullanmasi gerektigini kanitlamasini istemis. Ayrica google'in 41 cesit mavi tonu icerisinden hangisini kullanmak gerektigini test ettiginden de bahsetmis. Bu elbette bize google'un ne kadar ince is yaptigini ve kullanici odakli tasarima onem verdigini gostermekte. Ancak Brown'a gore bardagi tasiran son damla, kendisinden aldigi butun tasarim kararlarini niceliksel verilerle kanitlamasinin istenmesiymis. Tasarimcilarin estetik tutkulariyla fonksiyon nasil birlesebilir? Estetik, guzellik aciklanabilir ya da kanitlanabilir mi?
Bir suredir mesgul oldugum "insan bilgisayar etkilesimi" alaninda onemli konular bunlar zira. Kimi zaman kullaniciya fazla odaklanip bir seyin kullanilabilirligini artitirken, estetikten odun verebiliyoruz. Kullanici her seyin iyisini bilir mantigiyla belki de yaraticiligi ikinci plana atiyoruz. Ancak kimi zaman da cok guzel seyler kullanilamiyor su meshur limon sikacagi gibi. ancak her ikisinin de bir arada harmanlandigi guzel tasarimlar da mevcut elbette, ornegin i-pod arayuz tasarimi ya da apple'in pek cok urunu. Kullaniciyi istahlandirip, tum duyuyalara hitap eden bir I-phone ornegin gayet fonksiyonel de olabiliyor.
Konuyla ilgili ayrintili bilgi icin Bowman'in bulaguna buradan ulasabilirsiniz.
Bir suredir mesgul oldugum "insan bilgisayar etkilesimi" alaninda onemli konular bunlar zira. Kimi zaman kullaniciya fazla odaklanip bir seyin kullanilabilirligini artitirken, estetikten odun verebiliyoruz. Kullanici her seyin iyisini bilir mantigiyla belki de yaraticiligi ikinci plana atiyoruz. Ancak kimi zaman da cok guzel seyler kullanilamiyor su meshur limon sikacagi gibi. ancak her ikisinin de bir arada harmanlandigi guzel tasarimlar da mevcut elbette, ornegin i-pod arayuz tasarimi ya da apple'in pek cok urunu. Kullaniciyi istahlandirip, tum duyuyalara hitap eden bir I-phone ornegin gayet fonksiyonel de olabiliyor.
Konuyla ilgili ayrintili bilgi icin Bowman'in bulaguna buradan ulasabilirsiniz.
Saturday, March 21, 2009
Gandhi...ilk notlar
Dun izmelemeye basladigimiz bugun de devamini getirecegimiz Mahatma Gandhi'nin yasamindan bir kesiti anlatan Hindistan'in bagimsizliga kavusma oykusu Gandhi filminden cok etkilenmis olmaliyim ki, film hakkinda goruslerimi yazmadan once Gandhi'nin bir sozunu paylasayim dedim sizinle. Film hakkinda yorumlar icin hatta kalin efem.
once seni yok sayarlar.
sonra sana gulerler.
ardindan savasirlar seninle.
ve sonunda sen kazanirsin
Gandhi
once seni yok sayarlar.
sonra sana gulerler.
ardindan savasirlar seninle.
ve sonunda sen kazanirsin
Gandhi
Friday, March 13, 2009
Slumdog Millionaire
Yeterlilik sonrasi akademik islere birkac gunlugune ara verip sinema dunyasina hizli bir dalis yaptim. Once Vicky Cristina Barcelona'yi izleyip Woody Allen'in saheseriyle Barcelona sokaklarinda gezindim. Masallara olan tutkum nedeniyle iyi ya da kotu anlaticisi olan filmleri hep buyuk bir ilgiyle izlemisimdir. Vicky Cristina Barcelona'da da filmin gectigi mekanlara Penelope Cruz'un canlandirdigi nevrotik karakter ve Javier Bardem'in harika goruntusu eklenince ben fazlasiyla buyulendim. Sonrasinda oscar serisinden devam ederek, uzun zamandir izlemek istedigim Slumdog Millionaie'le karsilastim. Filmin oykusunu birkac gun once Kajal'dan dinlemistim. Film bizdeki Kim besyuz milyar ister programinin Hindistan versiyonuna katilan bir kenar mahalle gencinin oykusunu anlatmakta. Ben filmi yuzumde huzunlu bir gulumsemeyle izledim sanirim. Senaryosunu Simon Beaufoy'un yazdigi filmi Transpotting'den hatirlayacagimiz Danny Boyle yonetmis. Slumdog Millionaire arkadaslik, ask, ihanet, yoksulluk ve umut uzerine bir dramatik komedi. Filmde elbette Bollywood ruzgarlari da esmekte ama ondan cok bizim de yakindan taniklik ettigimiz kenar mahalle cocuklarinin yasamlari, yasamda kalma mucadeleleri ve oykuleri carpici bir mizah ve sanatsal goruntulerle bezenmis. Uzun zamandir izledigim en iyi film...A.R. Rahman'in film muzikleri de arsivlerle yerini almasi gerken bir album. Ve size son bir soru:
Kayip bir aski bulmak icin ne gerekir?
A)Para
B)Sans
C)Zeka
D)Kader
Kayip bir aski bulmak icin ne gerekir?
A)Para
B)Sans
C)Zeka
D)Kader
Saturday, March 07, 2009
Is guc ve seyehatler...
Iki haftalik Virginia, Philadelphia ve South Carolina is ve gezi seruveninden sonra yine yeniden evimdeyim sevgili okuyucu. Gezmenin en guzel yani eve donme umudu sanirim, eve donus olmasa gezilerin, gezmelerin, yolculuklarin bir anlami kalmiyor. Ilk hafta Virginia Universitesi egitim teknolojileri ve ogretmen egitimi bolumunu ziyaret icin guzel ve tarihi sehir Charlottesville'deydim. Sehir simdiden Amerika'da yasanabilecek en guzel sehirler siralamasinda en uste yerlesmis gorunuyor, ama benim isim belli olmaz yine karar degistirebilirim. Universitenin her yerinde Thomas Jefferson ve 1800 lulerin tarihiyle karsilastim, buyulendim. Universitedeki mimari, bahce tasarimlari ve sehirdeki cafe ve restoran alternatifleri iliman havayla birlesince, Iowa'da uzun sure usumus bunyeme iyi geldi.

Sonrasinda 5 saatlik bir tren yolculugugla Nur'u ziyarete Philadelphia'ya gittim. Uzun zamandir saga sola ya arabayla ya ucakla gidince tren yolculugu fazlasiyla konforlu ve romantik geldi. Philadelphia'da gecirdigim iki gun Pennsylvania universitesinde bir etnografi konferansina da katilmayi ihmal etmeyip, diger tam gunu alisveris ve gezmelerle gecirdik. Araya bir de NBA maci sikistirip 76ers ve Orlando Magic macinda Hidayet Turkoglu'nu izleyiverdik. Bana pek heyecanli gelmese de mac, etrafta fenerbahce bayragi acip Hidayet her basket atisinda Turkiye diye bagiran enteresan turk arkadaslari izlemek keyifliydi.

Philedelphia'da Nur'la hasret giderince, South Carolina'nin guzel Charleston sehrine SITE konferansi icin ucuverdim. Bir haftayi sunum yaparak, sempozyumlara katilarak, istakoz yiyerek ve azicik da okyanus havasi alarak gecirdim. Katildigim en eglenceli konferanslardandi. Bunda konferansin Hawai temasinin ve konferanstaki buyuk Iowa State grubunun etkisi olsa gerek. Evet sayin okuyucu bu iki haftanin ozetini Michigan State universitesi'yle yazdigimiz ortak makaleye aldigimiz odulle kapatiyorum. Yasasin ilim, irfan...
Sonrasinda 5 saatlik bir tren yolculugugla Nur'u ziyarete Philadelphia'ya gittim. Uzun zamandir saga sola ya arabayla ya ucakla gidince tren yolculugu fazlasiyla konforlu ve romantik geldi. Philadelphia'da gecirdigim iki gun Pennsylvania universitesinde bir etnografi konferansina da katilmayi ihmal etmeyip, diger tam gunu alisveris ve gezmelerle gecirdik. Araya bir de NBA maci sikistirip 76ers ve Orlando Magic macinda Hidayet Turkoglu'nu izleyiverdik. Bana pek heyecanli gelmese de mac, etrafta fenerbahce bayragi acip Hidayet her basket atisinda Turkiye diye bagiran enteresan turk arkadaslari izlemek keyifliydi.
Philedelphia'da Nur'la hasret giderince, South Carolina'nin guzel Charleston sehrine SITE konferansi icin ucuverdim. Bir haftayi sunum yaparak, sempozyumlara katilarak, istakoz yiyerek ve azicik da okyanus havasi alarak gecirdim. Katildigim en eglenceli konferanslardandi. Bunda konferansin Hawai temasinin ve konferanstaki buyuk Iowa State grubunun etkisi olsa gerek. Evet sayin okuyucu bu iki haftanin ozetini Michigan State universitesi'yle yazdigimiz ortak makaleye aldigimiz odulle kapatiyorum. Yasasin ilim, irfan...
Thursday, February 19, 2009
William Gibson ve Neuromancer
Bugun yine yapmam gereken islerin arasinda bogulmaktan kendimi biraz baska okumalara vererek kurtuldum (sayilir). Doktora yapmanin en sikici yani, bilimsel makale yazma ve okuma seyleri disinda baska edebi zevklere vakit ayirdiginda, insanin kendisini suclu hissetmesi. Isin tuhafi bu sucluluk duygusu tv izlerken ya da internette dolanirken ortaya cikmazken, insan ruhunu oksayan, zenginlestiren ve buyuten eserleri okurken ortaya cikiyor. Sanirim doktora insanin entellektuel gelisimini belli alanlarda kisitliyor...Ben bundan elimden geldigince kacmak istesem de, arada sagdan soldan yakalaniyorum iste. Ama yeni bir kitaba basladim sayin okuyucu, William Gibson' un Neuromancer'i. Pek Science Fiction fani olmasam da, uzun zamandir hasir nesir oldugum bu teknoloji dunyasinda, William Baba'yi henuz okumamanin suclulugu vardi elbette bunyede. Gibson'in 1984'de yazdigi kitap ilk cyberpunk kitabi olmakla birlikte, daha o zamanlar kimsenin aklina bile getirmedigi "sanal gerceklik", "siberalem" (cyberspace), yapay zeka, genetik muhendisligi gibi gibi konulari okurla tanistirmakta imis...Huzurlu okumalar efem...
Saturday, February 14, 2009
RJD2 - 1976
Beni taniyanlar bilirler, rastlantilarin buyusune kapilip gittigime, rastlantilara gonulden inandigima...Bu konuda beni elestiren bir arkadas, birgun, yasamimizda olan herseyin aslinda gecmisin bir sonucu oldugunu, veridigimiz, veremedigimiz kararlarla bir sekilde o rastlanti diye adlandirdigimiz durumlara aslinda kendi secimlerimiz dogrultusunda geldigimizi gayet felsefik bir bicimde aciklamisti. Bugun last.fm dinliyorken, massive attack radyosuyla hasir nesir olayim dedim. Arka fona aldigim muzikle calismama sessiz sessiz eslik ediyordu. Bir anda cok tanidik ve buyuleyici bir parcayla donakaldim. Rastlanti mi degil mi derken, hemen googlelayip bir de videosunu seyrettim. RJD2'nun 1976 adli parcasi, Istanbul Istanbul diye sesleniyordu, almanca sozleriyle ve klipteki kuba resimleriyle. Klibin grafikleri ve fotograflarin sunusu ayri bir guzellik, beni buyulemeye yetti. RJD2 hakkinda bir iki album dinledikten sonra yazayim diyorum ama o zaman kadar da sizi bu muhtesem kliple basbasa birakiyorum sevgili seyirci...
Monday, February 09, 2009
Katie Melua-Piece by Piece
Son zamanlarda surekli dinledigim album, Katie Melua'nin Piece by Piece adli mustesna eseri. Shy Boy u gunde 10 kere dinlemekten ben bikmadim, arkasina Piece by Piece'i ve Nine Million Biycles'i eklemeyi de. Bir yerlerden bulabiliyorsaniz, jazz ve blues hayraniysaniz, Katie Melua dinlemelisiniz sayin okur...
Katie Melua asil adi Ketevan olan Gurcistan asilli bir muzisyen. Gurcistan'da dogup, sonra Irlanda'ya goc etmis, sonrasinda da Ingiltere'de buyumus kendisi. Katie Melua parcalari enteresan sarki sozleri, gitar ve piyano ritmleriyle birlesince kendisini bu genc yasta sohrete kavusturmuslar. Simdi asagida videosunu paylastigim Shy Boy performansini da butun utangac adamlara adayalim efem...cogu adam goz suzer, yalanlar soyler, reklam yapar, amma ve lakin Katie Melua utangac adam sever...
Katie Melua asil adi Ketevan olan Gurcistan asilli bir muzisyen. Gurcistan'da dogup, sonra Irlanda'ya goc etmis, sonrasinda da Ingiltere'de buyumus kendisi. Katie Melua parcalari enteresan sarki sozleri, gitar ve piyano ritmleriyle birlesince kendisini bu genc yasta sohrete kavusturmuslar. Simdi asagida videosunu paylastigim Shy Boy performansini da butun utangac adamlara adayalim efem...cogu adam goz suzer, yalanlar soyler, reklam yapar, amma ve lakin Katie Melua utangac adam sever...
Monday, February 02, 2009
The Myth of Sysiphus

Uzun yillar masallarla buyuyen, kendini masallarla avutan bir cocuk oldugum icin belki, buyuyunce mitolojiye merak sardim. Kucukken Ilyada'yi elimden dusurmez, yeniden okur, sayfalardaki resimleri hayal ederdim. O siralar Kasabamizdaki Bagbozumu senliklerinde, eski yunan tanricalari gibi giyinir, basima asma yapraklarindan tac takar, anne ve babamin sokaklarda kurulan ficilardan, toprak canaklarla sarap icmelerini hayranlikla seyrederdim. Simdi cocukluk da geride kaldi, Dyanisos senlikleri de...Her ikisi de zayif bellegimin mutlu bloklarina yerlesirverdiler. Ama ben hala mitoloji okumaya devam ediyorum.
Hem Camus hayrani olup hem de "The Myth of Sysiphus" henuz okumamis olmami son birkac yildir pesinde kosturdugum doktoraya baglayabilirim, ya da tembelligime. ama iste Camus atesi yine yakmaya basladi sanirim beni, elime aldim The Myth of Sysiphus'i.
Camus The Myth of Sysiphus'de Sysiphus'u ve cektigi sikintilari yeniden hatirlatir insanogluna...Sysiphus elbette eski yunan tanrilarinin gazabina ugramis zavalli bir olumludur. Olumlulerle sevisen, dalga gecen, acimasizca cezalandiran oyunsever tanrilarin gazabina...Atlas'in sirtinda dunyayi tasittiran, Prometheus'u insanogluna atesi getirdigi icin kayalara baglayip sonsuza kadar cigerini kargalara yedirttiren zalim tanrilar...
Sisyphus da iste bir nedenden dolayi tanrilari kizdirdir ve cezasi agir olur. Sisyphus kocaman bir kayayi Olympos daginin tepesine cikarmaya mahkum olur. Tam tepeye ciktigi an tanrilar kayayi asagiya yuvarlarlar ve zavalli Sisyphus kayayi yine yukari tasir. Umutsuz isgucunden daha agir bir ceza olabilir mi? Ayni noktaya gelecegini bile bile kayayi yine yukari tasiyan Sisyphus mutlu mudur? Sisyphus bu durumun sacmaliginin farkina varan mutlu bir insandir. Bu absurd durumda bos yere umutlanmaktansa, durumun absurdlugunu kabullenen, anlamsizligi yenen bir kahramandir.
Kendi dunyamizda tasidigimiz kayalari dusunursek, umudu birakip hayatin absurdlugunu kabullenmek bizi nasil mutlu eder?
Tuesday, January 27, 2009
Thursday, January 08, 2009
Power of the Gospel
Gun icinde pek cok muzik turu ile hasir nesir olurum. Bu sabah Nur'u birakirken ornegin Queen'in best of albumu esliginde bagira bagira yollarda dolandim. Yollara, yolculuklara en cok yakisan albumlerden biri...Simdi de gun ortasinda Ben Harper'in uzun suredir rafda duran albumunu yeniden cikardim ortaya, Fight for Your Mind. Hareketli ritimler ve harika gitar vuruslariyla dolanirken hulyalarda, bir an daha once pek de dikkat etmedigim Power of the Gospel saheseri ile karsilasiverdim. Loopa pek yatkin olan bunyem, bilmem kacinci kez ayni parcayi dinlemekten yorulmadi. Buyrun efendim biraz da sizi kanatlandirip, havalarda ucuralim.
Wednesday, December 24, 2008
Forró ve Brezilya nagmeleri
Bir suredir Manu sayesinde hayatimda Brezilya ruzgarlari esmekte. Bir yandan hindistan cevizi aromali karides yerken gece gunduz kahve icmekte, arada iki tek Cachaça atmaktayiz. Ve elbette muzige dayaniksiz bunyem, Manu'nun tanistirdigi birbirinden guzel CD'lerle gonul tellerimi titretmekte. Son gunlerde surekli dinledigimiz ve dansettigimiz Forro'dur sayin okuyucu bu yazinin konusu.
Forró Brezilya'nin kuzey dogusundan populer olan dans turu. Dans esliginde dinlenilen muziklere de forro deniliyor. Genellikle akordeon, zabumba ve metal ucgen ile calinarak icra edilen muzik turu kuzeyden guneye indikce bicim degistiriyor. Forro'nun babasi Luiz Gonzaga'nin bu muzigin gelisimi ve yayiliminda etkisi buyuk. Forro sarki sozleri genellikle ask, kiskanclik ve eski sevgiliyi hatirlama, yad etme temalari uzerine yaziliyor. Kimi zaman da kuzeyden guneye is bulmak icin gocmek zorunda kalanlarin ev ozlemini de yansitiyor.
Forro denince akla Luiz Gonzaga geliyor once. Brezilyalilarin tabiriyle Forro'nun krali. Forro'nun farkli hizlarda uc cesit ritmi bulunuyor. Xotem, yavas hizli; baiao, orijinal forro ritimi ve arrasta-pe ucunun en hizlisi. Forro aslinda bir esli dans turu, adimlar salsaya benzese de onun kadar kivrak degil dans figurleri. Manu'nun da dedigi gibi bacaklarin alt kisimlari yani, patetesler, cok agir olacakmis dans ederken.
Beni Forro'da buyuleyen cok sevdigim akerdeon nagmelerinin olmasi. Bir de garip bicimde eglenceli ritmine ragmen huzunlu olmasi. Meshur Asa Branca adli parcada oldugu gibi:
Eve donecegim, yagmur damlalari dustugunde corak kuzeydogu topraklarina
dondugumu bileceksiniz, yalnizca yagmur yagdiginda gorunen Asa Branca kuslari ottugunde...
Iste huzurlarinizda Forro'nun krali Luiz Gonzaga ve "Asa Branca"
Forró Brezilya'nin kuzey dogusundan populer olan dans turu. Dans esliginde dinlenilen muziklere de forro deniliyor. Genellikle akordeon, zabumba ve metal ucgen ile calinarak icra edilen muzik turu kuzeyden guneye indikce bicim degistiriyor. Forro'nun babasi Luiz Gonzaga'nin bu muzigin gelisimi ve yayiliminda etkisi buyuk. Forro sarki sozleri genellikle ask, kiskanclik ve eski sevgiliyi hatirlama, yad etme temalari uzerine yaziliyor. Kimi zaman da kuzeyden guneye is bulmak icin gocmek zorunda kalanlarin ev ozlemini de yansitiyor.
Forro denince akla Luiz Gonzaga geliyor once. Brezilyalilarin tabiriyle Forro'nun krali. Forro'nun farkli hizlarda uc cesit ritmi bulunuyor. Xotem, yavas hizli; baiao, orijinal forro ritimi ve arrasta-pe ucunun en hizlisi. Forro aslinda bir esli dans turu, adimlar salsaya benzese de onun kadar kivrak degil dans figurleri. Manu'nun da dedigi gibi bacaklarin alt kisimlari yani, patetesler, cok agir olacakmis dans ederken.
Beni Forro'da buyuleyen cok sevdigim akerdeon nagmelerinin olmasi. Bir de garip bicimde eglenceli ritmine ragmen huzunlu olmasi. Meshur Asa Branca adli parcada oldugu gibi:
Eve donecegim, yagmur damlalari dustugunde corak kuzeydogu topraklarina
dondugumu bileceksiniz, yalnizca yagmur yagdiginda gorunen Asa Branca kuslari ottugunde...
Iste huzurlarinizda Forro'nun krali Luiz Gonzaga ve "Asa Branca"
Monday, December 22, 2008
Mysteries
Evet, uzun zamandir Brit Rock golgesindeyim, beyin uyusuklugu icinde bir saga bir sola savruluyorum. Yillar once Portishead ile bir Ankara yazinda garip bir yolculuga ciktigimi animsiyorum. Kucuk bir kasetcalar ve Strangers albumu ile butun bir yazi gecirmistim eski ve kirik dokuk bir evde. Garip bir bicimde sarip sarmalayan, usuten ama hep bagimlilik yapan bir albumdur Strangers. Simdilerde ise bir suredir rafa kaldirdigim bir baska album yeniden karsima cikti. Portishead'in solisti Beth Gibbons ve Talk Talk grubunun bascisi Rustin Man'in albumu Out of Seasons. Albumu dinlerken etrafta tavsanlarin zipladigi, kuslarin ottugu sari bahar cicekleri ile orulmus bir tarlada ziplayarak saga sola agir cekimde kostugumu hayal ederim. Ya da uyumadan once albumu loop'a aldigim bir gece boyunca boyle bir dusun kahramani oldugumu animsiyorum. Albumun en dussel parcasi ise Mysteries efendim, buyrun, guzel dusler...
Sunday, December 21, 2008
Filler ve cimen

Bir suredir ulkemin gundemini isgal eden ergenekon davasi hakkinda bir iki kelam edeyim dedim. Insan uzakta olunca, yasananlari bir film izler gibi seyrediyor. Memleketten uzakta boylesi bir yabancilasma bir yandan duygusal baglari zayiflatirken bir yandan da nesnel degerlendirmeye olanak sagliyor. Basindan takip edilen bu sanal izlek ise durumu askerlerin, yazarlarin, muhim buyuklerin de icinde oldugu bir grubun akyp'ye karsi bir darbe hazirliginda oldugu seklinde ozetliyor. Darbe hangi bicimde gelirse gelsin ulkenin tarihini 10-20 yil geriye goturur ve halkin her yonden gelisimine ve ozellikle sol dusunceye bir balyoz gibi indirilir. Hicbir darbe yasanilan sorumlara cozum getirmez, aksine sorunlari cozmedigi gibi yeni sorun kaynaklari uretir, halki uyusturur, devrimci fikirlerin gelismesini durdudur. Ben yaratilan onca safsatanin ve gurultunun ardindan yine de bir darbe olabilecegini dusunmuyorum. Halihazirda oynanan oyunda butun oyuncular uzerlerine dusen rolleri yeterince iyi oynamaktadirlar zaten, bu duzeni altust etmeye gerek bulmaz sevgili guc odaklari. ABD destegiyle kirbacini saga sola savuran liberal islamci bir hukumet ozellestirmeden halkin yoksullasmasina kadar her konuda bilincli adimlar atiyor zaten. ABD destegi olmadan herhangi bir darbe olamayacagi icin ulkemizde, kimi solcu amcalarimiz ve teyzelerimiz demokrasi oyununa kendilerini kaptirmis gorunuyor, bu gerceklesme ihtimali zayif senaryonun saksakcilari oluveriyorlar. Bu taraf tutma oyunuyla, filler dovusurken yine ezilen zavalli ve sessiz halk oluveriyor. Sol bu tartismada kutuplara taraf olmak yerine, alternatif cozumler ureterek bu senaryoda kendi rolunu bir turlu belirleyemiyor. 12 eylul ardindan darbenin sonuclarini orduya yikmak, magdur edebiyati yapmak yenilgiyi kabul etmek solu ne kadar ileriye goturur? Daha da otesi sol sorumluluklarini nasil yerine getirir, nasil cozumler uretir?
Kafasi karisik bir memleketiz vesselam. Uzun yillar memleket uzerine orulen ordusal aglara bir yandan yaslanirken bir yandan da sola yaptiklarindan dolayi nefret etmekteyiz. Kafa karisikligi beraberinde cozumleri geirdiginde iyidir, diger turlusu kendi kucuk coplugunde cirpinmaktan ve kirlenmekten baska nedir ki??
Tuesday, December 16, 2008
Persepolis

Daha once cember metaforundan bahsetmis olmaliyim. Dun kendisini bugun de ekstralarini izledigim bir sanat eseri, harika film Persepolis'te yine bu metafora takildi kaldi aklim. Cemberin icinde ve disinda olma durumu, icinde olup disinda aklini birakma halleri.Memleket ozlemi tam da bu cemberin icinde olup disina hasret olmaktir belki. Persepolis'i once Guler onermisti bana, alip okumami. Gecen gun dvd'sine denk geldim.
Persepolis Marjan Satrafi'nin anime otobiyografik hikayesi. Siyah beyaz flashback lerle Iranli bir kadinin 80'ler ve 90'larda Tahran'da ve Viana'da gecen cocukluguna ve genc kizligina yolculuk ediyoruz filmde. Marjane Satrapi Iran'da hem Sah rejimine hem de Islam cumhuriyetine karsi cikan devrimci bir ailede buyuyor. Filmde hem Marjane'nin cocuklugundan itibaren sahit oldugu bir ulkenin degisimimi hem de kendisinin bu karmasa icinde cocukluktan genc kizliga evrilisini izliyoruz.
Bu tur filmlerde mesaj kaygisi gutmeye calisan yazarlarin aksine, Marjane taraf tutmadan gercegi izleyiciye etkileyici ve acik bir bicimde sunuyor. 1979'da peygamber olmayi hayal eden kucuk kiz daha adil ve ozgur bir Iran icin cabalayan ailesinin dusuncelerini anlamaya calisiyor. Cok sevdigi komunist amcasi Anoosh komunist oldugu icin hapiste yatarken ve daha sonra olduruldugunde, Marji cok kucuk yaslarda gercekle yuzlesiveriyor. Ailesinin hayalleri koktendinciler basa gelince yikilsa da hepbirlikte bu toleransi dusuk rejimde kendilerine bir yer bulmaya calisiyorlar. Marji bu baskici ortamda elbette kosesine cekilip sinmek yerine, kendi ozgurlugunun pesine dusunuyor, yasak oldugu halde sokak saticilarindan gizlice heavy metal kasetleri alarak ya da rejimin ogretilerini dikte ettirmeye calisan ogretmenlerine karsi cikarak.
Ailesinin israriyle Iran'i terkeden radikal ve punkci Marjane Viena'da bir yandan sonsuz ozgurlugun tadina varirken, bir yanda da aile ozlemiyle, cevresindeki onyargili insanlarla basa cikmaya calisiyor ve elbette her zaman "kendisine karsi dogru olmak" icin cabalayarak . Asik olup sokaklara dusuyor, depresyonun, caresizligin ve olumun kiyilarinda dolasiyor. Filmde sonralari biraz daha buyumus bir Marjane izliyoruz. Evlenip bosanan, sisteme karsi cikan, Iran'da devrim sonrasi kadin olmanin gucluklerini yasayan ve sonra yeniden ve bir daha donmemek uzere ulkesini terkeden Marjane...
Film Marjane'nin kisisel yasamiyla Iran bu onemli devresi islam devrimi ve 7 yillik Irak savasi surecini surukleyici ve dokunakli bir bicimde izleyiciye sunuyor. Filmdeki diyaloglar Marjane'nin etkileyici mizahi, derin ve guclu gercekci anlatimi ile birleserek film sonrasinda uzun sure akilda yankilaniyor.
Filmin buyuk bolumu asil cizgi romanlarda oldugu gibi siyah ve beyaz. Dvd'nin extralarinda filmin yapim asamasi ayrintili bir bicimde anlatiliyor. Ve elbette bir kez daha anime film emekcilerine hayran kaliyoruz. Elle yapilan cizimlerden seslendirmelere kadar Fransiz cizgi filmciler bir sahaser cikariyorlar ortaya.
Filmi izledikten sonra bir kez daha cekip gitmeye pek alisik bunyem, arkasina bakmadan bu steril ortamdan bir an once uzaklasip, Paris yollarina dusmeye heveslendi. Ne diyelim, bir sonraki bahara...
Sunday, December 07, 2008
Sosyal Aglar

Sosyallesme, iletisim, paylasim, isbirligi vs vs... Sosyal aglar bir suredir hayatimizda onemli bir yer teskil etmekte, simdiye kadar hic olmadigi kadar baglanti kurma ihtiyaci hissetmekteyiz. Baglanma (connectedness) merakin disavurumu mu yoksa bir kendini gosterme cabasi mi (narsism)? Facebook gibi sosyal ag siteleri sosyal iletisimi baska bir boyuta tasimis gibi gorunuyor. Sanal alemin ucsuz bucaksiz tarlalarinda karmasik bir ag kuruyoruz, paylastigimiz kisisel bilgilerimiz, fotograflarimiz, yaptiklarimiz ve uyesi oldugumuz gruplarla. Bu gibi bilgiler digerlerine (otekilere) bizim nasil bir insan oldugumuz konusunda ipuclari veriyor. Agimizdaki arkadas sayimiz, populerligimizi; icinde bulundugumuz gruplar etiketlerimizi; paylastigimiz fotograflar ne kadar mutlu oldugumuzu; ekledigimiz muzikler ve videolar "ince" zevklerimizi yuzeysel bir bicimde anlatiyor "digerlerine". Bu aglardaki "bizler" Sailorville'deki gibi hep gulen, guzel giyinen, gezen tozan, cevresiyle gayet iyi sosyal ilsikiler kuran, seven, sevilen insanlar oluveriyoruz. Belki de gittikce aynilasiyoruz...ve o cok sevdigimiz kim, kimle, nerede, ne yapmis oyununun kahramanlari oluveriyoruz. Ben bir sure once, bu oyundan ciktim ve facebook profilimi kapattim. Simdi asosyal (!?), baglantisiz, paylasimsiz, habersiz ama keyifliyim.
Isin bir de guvenlik boyutu var efendim. Animsarsiniz, MIT'den yine pek zeki iki ogrenci ders projeleri kapsaminda yazdiklari bir kod ile 70.000 facebook profilini toplamislar. 3. parti uygulamalarina pek de mudahele edemeyen facebook, bu uygulamalar yoluyla ele gecirilen bilgileri de kontrol edememekte. Isverenler artik alacaklari elemanlarin once facebook profillerini ziyaret etmekte, universiteler ve liselernde ogrencilerin facebook'a koyduklari uygunsuz videolar ve resimlerle mucadele etmekte. Facebook elbette bu alandaki tek isim degil, farkli ulkelerde farkli sosyal ag siteleri tercih edilmekte, ornegin Orkut Brezilya ve Hindistan'da yaygin olarak kullanilmakta. Facebook'a ek olarak belli bir temasi olan sosyal aglar da gittikce populer olmakta, ornegin muzik konusunda last.fm, edebiyat konusunda goodreads.com ve profesyonel network konusunda linkedin. Second Life ise olayin uc boyutlu dunyasi...
Sosyal aglar gittikce bireysellesen ve yalnizlasam modern insanin bu gerilimden kurtulmak icin buldugu bir rahatlama yontemimi mi acaba?
Friday, December 05, 2008
Paint it Black
The Rolling Stones, rock muziginin gelmis gecmis en iyi grubu...1962'de Londra da tohumlari atilan grup, rock muziginde blues, country, folk, reggae ve dans ruzgarlari estirmis bize unutulmaz parcalar emanet etmislerdir. The Rolling Stones grubundan Paint it Black adli mustesna parcasini siz sevgili dinleyicilerime armagan ediyorum efendim. Mick Jagger ve Keith Richards'in 1966 yilinda yazdigi bu essiz parca pek cok grup tarafindan da coverlanmis. Full Metal Jack'i izleyenler animsar ya da Seytanin Avukatini... en guzeli de iyi gitar calan bir arkadastan sarkiyi gitar solosuyla dinlemektir sanirsam, hafif hafif hmmm hmmm hmmm esliginde. Calanlara selam olsun.
i look inside myself and see my heart is black
no colors anymore i want them to turn black
maybe then i'll fade away and not have to face the facts
it's not easy facin' up when your whole world is black..
Haydi butun kapler karalara baglansin, butun renkler solsun, gerceklerin ustu kapansin, tum dunya siyaha boyansin....
i look inside myself and see my heart is black
no colors anymore i want them to turn black
maybe then i'll fade away and not have to face the facts
it's not easy facin' up when your whole world is black..
Haydi butun kapler karalara baglansin, butun renkler solsun, gerceklerin ustu kapansin, tum dunya siyaha boyansin....
Sunday, November 30, 2008
Insan nasil olebilir, yasamak bu kadar guzelken
Söyle sevda içinde türkümüzü
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken?
İnsan dallarla, bulutlarla bir,
Aynı mavilikten gelmiştir
İnsan nasıl ölebilir
Yaşamak bu kadar güzelken?
Fazil Husnu Daglarca'nin cocuklugumdan beri zihnimde yankilanip duran bu unutulmaz dizeleri... Ezbere yatkin olmayan bellegim, bir bicimde bu dizeleri yineler durur, en cok da umutsuz oldugum anlarda. Umutsuz olmak icin pek cok neden var, bilirsin...en son Virgina'da universite katliamina bu kadar uzulmus, o siralar dinledigim Blonde Redhead albumunu bir daha dinleyemez olmustum. Acidan kacmanin en kolay yolu, o siralar dinlenilen muziklerin rafa kaldirilmasidir sanirim...bir de esyalarin atilmasi, resimlerin yakilmasi. Simdi yine gectigimiz gunlerde Bombai'deki saldiri ve olen onca insan, rastladigim birkac resim o umutsuzlugu geri getirmis durumda. Kendi kendime yasadigim bireysel mutluluklar ya da mutsuzluklar bir trajedilerin yaninda onemsiz kaliveriyor...bir yandan da son gunlerde surekli dinledigim, guzel kis albumunu, Isobel Cambell ve Mark Lanegan'in Ballad of the Broken Seas'ini bir kenara birakmak istemiyorum.
Fazil Husnu, yasam bu kadar guzelken olmenin anlamsizligini belirtse de, bir yerlerde birileri oluyor, her olum erken olum oluyor...bir yandan da yasam tum bunlara hic aldirmadan devam ediyor.
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken?
İnsan dallarla, bulutlarla bir,
Aynı mavilikten gelmiştir
İnsan nasıl ölebilir
Yaşamak bu kadar güzelken?
Fazil Husnu Daglarca'nin cocuklugumdan beri zihnimde yankilanip duran bu unutulmaz dizeleri... Ezbere yatkin olmayan bellegim, bir bicimde bu dizeleri yineler durur, en cok da umutsuz oldugum anlarda. Umutsuz olmak icin pek cok neden var, bilirsin...en son Virgina'da universite katliamina bu kadar uzulmus, o siralar dinledigim Blonde Redhead albumunu bir daha dinleyemez olmustum. Acidan kacmanin en kolay yolu, o siralar dinlenilen muziklerin rafa kaldirilmasidir sanirim...bir de esyalarin atilmasi, resimlerin yakilmasi. Simdi yine gectigimiz gunlerde Bombai'deki saldiri ve olen onca insan, rastladigim birkac resim o umutsuzlugu geri getirmis durumda. Kendi kendime yasadigim bireysel mutluluklar ya da mutsuzluklar bir trajedilerin yaninda onemsiz kaliveriyor...bir yandan da son gunlerde surekli dinledigim, guzel kis albumunu, Isobel Cambell ve Mark Lanegan'in Ballad of the Broken Seas'ini bir kenara birakmak istemiyorum.
Fazil Husnu, yasam bu kadar guzelken olmenin anlamsizligini belirtse de, bir yerlerde birileri oluyor, her olum erken olum oluyor...bir yandan da yasam tum bunlara hic aldirmadan devam ediyor.
Subscribe to:
Posts (Atom)
