Monday, September 28, 2009

Ames is such a great town...

Sayin okuyucu dunyanin en sosyal, en eglenceli, en aktif, herbir kosesinde insanlarin dansettigi, cilgin partilerin verildigi, haftasonlari gidilecek mekan bollugundan bir turlu karar verilemedigi bir sehirde yasiyoruz, Iowa'nin nadide parcasi Ames harikalar diyarinda (!!!). Pazar gunu gittigimiz Ames sanat festivali'nda sanattan cok zanaatlerin sergilendigini gorunce bir onceki cumlenin sarkastik havasina burunuverdik hemen. Ortami senlendirmeye calisirken bir iki fotograf cektik, kendi kendimizi eglendirmeye calistik. Ben de bu sanatsal (!!) calismalari sizinle paylasayim dedim.

Dipnot: Ames gercek mi demisti Aliye hatun bir mesajinda. Dusununce gercek olamayacak kadar sakin, baris dolu, guvenli, ucuz ve yasamasi kolay geliverdi. Varilacak bir yer olmaktan ote, cogumuzun bir sure durakladigi bir yer degil mi sonucta...




Saturday, September 26, 2009

Ne guzel demis Kant...

Yüreklice düşün, gir bu yola seve seve!
İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer...
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.

Immanuel Kant

Friday, September 25, 2009

ladies and gentlemen and all you freaks inbetween


Yazima Dream City Film Club'in Porno Paradiso adli guzide eserinin ilk dizeleriyle baslamamin bir nedeni var sayin okuyucu. Ingilizce'de sevdigim sozcuklerden biri olan "freak" hakkinda bir iki kelam etmek. Turkcesi kacik, ucube ya da hilkat garibesi olarak cevirilebilir. Freak genelde gorunusunde ya da davranislarinda standard normlara gore farklilik gosteren seyler icin kullanilir. Sozcuk eski zamanlarda hastaliklardan dolayi bedensel deformelere ugramis insanlar icin kullanilirmus. Genetik yapi bozukluklarindan kaynaklanan deformasyonlarla dogal freakler olabilecegi gibi hastalik vs gibi seylerle olusan degisikliklerle sonradan da freak olunabiliyor.

Ben freak sozcugunu en cok Amerikali fotografci Diane Arbus'un yasaminin bir kesitinin anlatildigi Fur filmiyle animsarim. Steven Shainberg'in yonettigi filmin basrollerinde Nicole Kidman ve Robert Downey Jr. oynamisti. Filmde Arbus'un bir ev hanimindan ust komsusunun yasamina getirdigi heyecan ve tuhafliklar ile ucubeleri fotograflayan bir fotograf sanatcisina evrilmesinin oykusu kurgusal bir dille anlatiliyor. Arbus ile cekiciligine karsi koyamadigi vucudunun tamami killarla kapli "freak" komsusu arasindaki iliski norotik bir masalla sunuluyor.

Film her ne kadar kurgu olsa da Arbus'un fotograflarindaki ucube kulturunu iyi hissettiriyor. Arbus 1971'de gecirdigi agir depresyon nedeniyle 48 yasinda intihar ediyor. Kendisinin en sevdigim forografi tek yumurta ikizi kiz cocuklarini resmettigi "Identical Twins".

Diane Arbus'u freak'lere ceken neydi? Yasaminda kendisine bicilmis rollerden siyrilip farkli olani, kabul edilmeyeni, itileni, kakilani arayis cabasi neydi? Kendisi de hepimizde olan bir miktar ucubeligin farkina varmis olabilir miydi? Son gunlerde giderek sterillesen, aynilasan toplumda hepimiz ucubeliklerimizi halilarin altina suruyor gibiyiz. Ve onlar hep bir yolunu bulup onca makyaja ragmen bir sivilce gibi oramizda, buramizda, ruhumuzda bitiveriyorlar.

Wednesday, September 23, 2009

Muzikle salinirim


Son birkac yildir donup donup dinledigim albumler var. Son zamanlarda yine o eski albumleri karistirip ortaya bir iki Cat Power, Ben Harper, Feist hatta Damien Rice bile ativerdim. Eskiden muzik dinlerken baska birsey yapmayi muzige saygisizlik sayardim. Simdi muzik dinlemeden herhangi birseye konsantre olamiyorum. Son gunlerde tez sancilari bana Emma Shapplin bile dinletti, Spente le Stelle'yi sozlerini anlamadan gerile gerile dinliyorum. Beni bu opera vari sesler, sopranolar vs garip bir bicimde sinirlendirir. Albumun ortalarina geldigimde, arastirma methoduyla cebellesiyordum ki birden beynime kan sicradigini farkettim sinirden...Hep Emma Shapplin'in sucu. Iste ben boyle muzikle enteresan ruhsal baglar kurarim sayin okuyucu. Hava kapaliysa ornegin, yagmur ha yagdi ha yagacaksa, mutlaka Portishead'in Strangers albumunu bastan sona dinlerim, iyice bunalayim, icim sikilsin, mutsuz olayip diye. Hava ruzgarliysa kesinlikle bir iki Radiohead dinlerim...Hail To The Thief ya da In Rainbows albumlerini. Radiohead beni heyecanla karisik bir belirsizlige surukler hep. Spor yaparken kosuyorsam kesinlikle The White Stripes albumlerini dinlerim. Baska turku sikilirim, kosamam...illa muzik de benimle kosacak. Hatta sarki ritmlerini kosu ritmlerine uygun secerim ki sirayla ritmim hizlansin yavaslasin. Gol kenarinda yuruyuse cikmissam Haris Alexiou dinlerim. Burada idare etigimiz ufacik su birikintisi yunan melodileriyle egeyi hatirlatir bana...hafif bir de ruzgar eslik ediyorsa yuruyuse beni kimse tutamaz Ames'ta Izmir sahil havasi estiririm. Son zamanlarda araba surerken hep Lily Allen dinliyorum. Beni eglendiren son zamanlarin yegane albumlerinden. Cuma aksami arkadaslarla disari cikmadan once bir iki Katie Melua parcasi dinlerim Piece by Piece albumunden. Evde hicbirsey yapasim yoksa, gozlerimi kapatip Isobel Campbell & Mark Lanegan'in Ballad Of The Broken Seas albumunu acarim, hayallere dalarim, arada da uyuklarim. Dusa girip sarki soylemek istiyorsam Tori Amos'un butun sarkilarini ezbere bildigim The Beekepers albumunu acarim. Herhangi bir erkek kisisine sinirlenmissem Ani DiFranco'nun Knuckle Down albumunu atarim hemen playera. Karisik sakin birseyler istiyorsam evde yemek yaparken, Garden State filminin sountract albumunu dinlerim. Ya da yemek yaparken arada oynamak istiyorsam hemen Muammer Ketencioglu'nun Ayde Mori albumunu eklerim muzik listesine. Vokali olan herhangi bir muzikle okudugum kitaba konsantre olamam. Son zamanlarda elimden dusurmedigim Orhan Pamuk'un Istanbul kitabini Erkan Ogur'un Hic albumu esliginde okuyorum, gayet guzel eslik ediyor Istanbul hatiralarina.

Yollarda amacsiz yururken Kazim Koyuncu albumunu acarim hemen. Vira albumu beni hem heyecanlandirir, gecmise goturur, arada huzunlendirir, kimi zaman costurur. Yururken adimlarimi arada horon adimlarina ceviririm, kimse farketmez. Ondan sikilinca hemen Brezilya'dan klasik Forro nagmelerinin oldugu toplama bir albumu acarim. Yuzume kocaman bir gulumseme yerlesir...

Ben muzikle durmadan salinirim iste.

Thursday, September 03, 2009

Iyi ki Dogdun Internet!!!!

Sevgili Internet,

Bugun yine sana baglandim, baglandim ki ne goreyim...Bugun senin dogumgununmus. Uzun zamandir birbirimizi tanidigimizi dusundugum halde, sana yasini ve dogumgununu hic sormamisim, ne kadar da vefasiz bir dostum, af buyur, tez mez derken seninle baska konularda mesguldum, bilirsin. 1960 yilinin subatinin 2 sinde iki California universitesi birbirlerine veri gondediklerinde nur topu gibi afacan bir cocuk dogmus. Bir kahramanlik yapmani beklemis olacaklar ki adini sonradan Internet koymuslar. Bir ay sonra Stanford Arastirma Enstitusu buna katilmis ve ARPANET networkunu kuruvermisler. Sonralari 1970'lerde silikon cipleri yeni jenerasyon bilgisayarlarin temelini atmis, oyunlar, e-mailler gelmis arkasindan bilgi cagini beraberinde getirerek. Artik bilgiye ulasma ve onu kullanma bir tik, olmadi cift tik otede oluvermis. Sen yine de 90'lara kadar evlerimize pek girememissin ta ki Ingiliz fizikcinin biri Web'i ve servis saglayicilari bulana kadar. Sonrasinda milyonlarca insan birbirlerine baglanivermis.

Sevgili Internet, ben senin olmadigin zamanlari nostalji yapip hatirlarken, simdiki genc kusak sensiz bir dunyayi hayal bile edemiyorlar. Seninle 1996'da bizim okulda tanistigim gunleri hatirliyorum hala...Okula yeni 486'lar geldi diye sevinirken birden karsimiza cikmis, o zamanlar laba disket getirmeyi yasaklayan hocalari saskina cevirmistin.

Aradan uzun yillar gecti, inisli cikisli arkadasligimizda sen gittikce kendini gelistirdin, ben cogu zaman sana ayak uyduramadim. Simdi elimden tutmus beni yeni yeni dunyalarla tanistiriyorsun, hatta buyuk bir vefakarlik gostererek tezime yardimci oluyorsun...Lafi fazla uzatmayayim, zira sen bos konusmalari seversin, vakit calmalari da...

Tekrar mutlu yillar diliyorum Internetcim, nice yillara!!!

Wednesday, September 02, 2009

Lily Allen-Not Fair

Gittikce karman corman aglarin esiri oluyoruz sosyal okuyucu. Gun gecmiyor ki yeni yeni twitleyenler, twitlenenler, myspace'lerde yeteneklerini sergileyenlerle karsilasmayalim. Myspace, Facebook vs jenerasyonunun son urunu Ingilizlerin muzik piyasasina armagan ettigi cilek kivaminda bir hatun, Lily Allen hakkinda iki kelam edeyim dedim ben de. Yasina (24) basina bakmadan zeki sarki sozlerini birbirinden farkli ritmlerle harmanlayan Lily'nin yetenegi daha dogmadan once yazilmis alnina. Aktor ve muzisyen Keith Allen ve film yapimcisi Alison Owen'dan olma Lily kizimiz 2006 yilinda Alright, Still albumunu cikarmis. Ben albumu biraz gec kesfetsem de, hakkini vermis sayilirim, gunde en az bir kez albumdeki tum parcalari dinliyorum neselenmek icin. Bu album 2008 yilinda en iyi alternatif muzik albumu odulunu Grammy'cilerden kapiveriyor. Allen'in ikinci albumu gectigimiz subatta cikiyor--It's Not Me, It's You. Albumu henuz alamadim ancak youtube'dan sarkilara soyle bir bakiniverdim. "Not Fair" son gunlerde uyanir uyanmaz dinledigim bir sarki. Allen tembel sevgilisinin bazi performanslarindan pek de memnun degil, sarki da boyle bir sinir harbiyle yazilmis sanirim. Isin komik yani, Allen'in bu sarkiyi mevzubahis kisiye soylemesi, ve er kisinin hic de ustune alinmamasi. Kimi erkeklerin ustbilis'ten (metacognition) oldukca yoksun olduklarini dusunursek, pek de sasirtici degil aslinda...Simdi sizi bu parcanin canli performansiyla ve country nagmeleriyle basbasa birakayim. Siz de Lily Allen'i bir yerlerden bulup takip ediniz efendim, zira bu kiz cok iyi yerlere gelecek, demedi demeyin...

Sunday, August 30, 2009

Iste gercek muzik


Bu yaziyi gecenin bir vakti buyulenmis ruhum esliginde yaziyorum sayin okuyucu. Bu gece aldigim bir kac plagi bir arkadasin evinde dinleyince, Yener sayesinde kapildigim plak dunyasindan kolay kolay kopamayacagimi anlamis bulundum. Henuz bir pikabim olmadigi halde, buradaki eskicileri ve sahaflari dolanip hemen uc tane plak seciverdim. Biri 1965 basimi Walt Disney'in cikardigi Peter Pan cizgi filminin muzikleri. Bir digeri 1950 lerin blues sanatcilarina ait karma bir album...digeri ise 50'lerdeki partilerde calinan piyano nagmeleri. Plaklari dinlerken bu aksam, dinledigimiz cd lerin ya da en sikistirilmis haliyle mp3 lerin seslerinin ruhsuz, cansiz ve temiz havalarindan siyrilip, ruhu oksayan gercek muzikle tanisiverdim. Daha once hicbir muzik pikaptan cikan sesler kadar canli gelmemisti bana...simdiye kadar dinlediklerim bir yansima ve gurultuymus meger. Simdi sagda solda pikap ariyorum, ingilizcesiyle turntable ya da record player. Simdilik bu amator heyecanimi biraz sakinlestirmek icin Yener'in benimle paylastigi bilgileri plak heveslileriyle paylasayim dedim.

---pikap alirken ozellikle ignelerinin iyi durumda olmasina dikkat etmek gerekiyor.
---pikabin markasi, eski ise ne kadar kullanildigini bilmekte fayda var.
---Shure marka piyasadaki en iyi pikap ignesi.
---gramafonun guzel bir goruntusu ve nostaljik degeri var ama aranan ses kalitesi ise, pikap almakta fayda var.
--- gramafonla sadece tas plak dinlenebiliniyor (78 lik plaklar yani). en eski ses kayit medyasi. ama plaklar genelde 33 ve 45 lik olarak mevcut artik.
---pikaplarin fiyatlari kalitelerine gore biraz tuzlu olabiliyor. Kendinden amfili hoparlörlü olanlari gibi. Canta şeklinde olanlar var taşınabilir (nispeten ucuz)ama ses cikislari cok yuksek olmuyor. en iyisi pikap amfi ve hoparlör almak.
---plaklara ses analog olarak kaydediliyor. yani her sey mekanik. Studyoda ses titreşimlerinin vinyl (pvc gibi birsey) üzerinde izler oluşturması ile master record hazirlaniyor. sonra kalibi yapilip ve seri uretimle uretiliyor.
---32, 45, 78 devir süreleri. pikapa koyup dinlerken lp nin dakikada kac kez dondugunu ifade ediyor. 78 lik tas plaklar en eski teknoloji, cok tercih edilmiyor artik. (ebat olarak 33 lukler en buyuk, 45 likler ufak taş plaklarda ufak 45 likler gibi) 33 lukler long playler 45 likler de single'lar icin kullaniliyor. Rakam buyudukce ses kalitesi de artiyor. Bir 45 likte plak in her 2 yuzunde 1 er parca oluyo genelde. 4-5 dakikalik parca sigabiliyor. orjinale en yakin konser de canli dinler gibi neredeyse. 33 lukler normal bir album gibi her bir yuzunde 15-20 ser dakikalik sarki oluyor.
---analog kaydin dijitalden farki kaydedileni oldugu gibi dinliyoruz ama dijitalde, muzik sikistirilan (analogda ses oldugu gibi kaydediliyor sikistirma yok) datalara lazerin carpmasi daha sonra bunun yansimasinin sese donusturulmesi ile meydana geliyor. yani asil kaydin yansimasini dinliyoruz. mp3 artik iyice torpulenmis hali zaten. sadece duyulabilen kaliyor mp3 te.

Simdilik benim ogrendiklerim bundan ibaret. Ben henuz bulastigim bu maceranin devamini bir pikap bulur bulmaz sizinle paylasacagim.

Thursday, August 20, 2009

Peter Frampton Konseri-Des Moines, Iowa

Iowa'ya Peter Frampton gelmis, hic kacirir miyiz. Uc rock tutkunu olarak Kajal ben ve Raciv dustuk konser yollarina. Zamaninda Humble Pie ve Herd gruplarinda calmis usta gitarist Peter Framton toplamis takimi gelmis konsere. Cikardigi Grampton Comes Alive albumu dunya capinda 6 milyon satinca Peter amcamiz unune un katmis. Konsere de elbette once son albumu Fingerprints'ten birkac parcayla pasladi Frampton. Bu album 2007 yilinda en iyi enstrumental pop albumu odulunu aliyor. Sonra yavas yavas eskilere yol aldik uzun gitar sololariyla, harika "Do you feel like I do" performansiyla, Baby I love your way ve show me the way sololariyla. Peter amcamizin guzel uzun saclarina aklar dusmus, hafif de kellesmis, lakin performansi iyice olgunlasmis, ozellikle mikrofona taktigi bir hortumu ufleyerek cikardigi sesler zaten rocktan cosmus bunyeleri iyice ucuruverdi guzel bir Iowa aksaminda. Ben Istanbul'a Leonard Cohen gelince bunyeye yaydigim kiskancligi bu konserle hafif de olsa yatistirabildim. Konserin en guzel ani ise sahne kenarina koyulan iki buyuk ekranda kendi ismimi gormem oldu. Raciv in gonderdigi mesajla koca konsere soyle bir yazi gosterildi 15 saniye boyunca. "Evrim Rocks!!!":)

Caster Semenya


Bazen insanin tepesinin tenceresinin atmasi icin bir haber okumasi yeterli oluyor. Bugun gulerin benle paylastigi haber guney afrikali atlet Caster Semenya ile ilgiliydi.Semenya 2008 CommonWealth gencler sampiyonasinda 800 metrede altin madalyayi alan "kadin atlet". 2009 dunya sampiyonasinda ise yine 800 metreyi bu kez dunya rekoru kirarak kosuyor tam 1:55.45 saniyede. Buraya kadar hersey normal ve ne olduysa dunya medyasi birden Semenya'nin erkeksi ozellikler tasiyan yuzune ve vucuduna odaklanip kendisinin kadin olmadigiyla ilgili dedikodular cikariyor. Bunun uzerine IAAF (Uluslararasi Atletik Fedarasyonu) kendisinden cinsiyet testi istiyor. Limpopo'daki kucuk bir koyden gelen Semenya simdi dunyanin butun dikkatini uzerine cekmis kosmaya devam ediyor, annesi, anneannesi ve guney afrika cumhuriyeti kendisinin kadin oldugunu, tum bu dedikodularin sacmaliktan ibaret oldugunu haykirmakta ve IAAF'in haksiz ve yanlis politikasini elestirmekteler su siralar. Haberle ilgili ayrintilari okudukca Semenya'nin nasil bir ruh hali icerisinde oldugunu tahmin etmeye calistim, beceremedim. Daha da onemlisi tum dunya uzerine gelirken boylesine, bacak arasinda kendini bildi bileli bir kadin organi tasidigini kanitlamaya zorlanmasi ne kadar sinir bozucu. Sporun geldigi bu aci nokta uzun yillardir yurutulen pazarlama calismalari, dopingler, ilaclar, daha hizli kosmak ve yuzmek icin uretilen ozel giysiler, bu korkunc kazanma hirsi sonunda bir atletin kadinligini ispatlamak zorunda kaldigi noktaya kadar geldi. Benim tanidigim turkiyenin yetistirdigi gelmis gecmis en iyi uzun mesafe kosucusu ve en hirssiz atleti Guler Arsal bu konuda ne diyecek acep? bir danismak lazim.

Haberle ilgili ayrintilari buradan ve suradan okuyabilirsiniz.

Wednesday, August 19, 2009

Bilim ve Twitter

Zamanin unlu bilimadamlari twitter kullansalardi neler olurdu? Iste bir PhD comics saheseri:

Sunday, August 16, 2009

Dream City Film Club-If I Die I die

"Agzini ac ve dunyayi yut" diyor Porno Paradiso sarkisinda Dream City Film club. Elbette yine Yener sayesinde kesfettigim artik varolmayan bir grup. Ben zaten kendimi Portishead'den Jeff Buckley'e sallandirirken, bu grup melankolinin ustune tuz biber ekti, bunyeyi karalara bagladi iyice. Biraz karamsar bir sarki olmakla birlikte "If I die I die" da ayri bir guzeldir. Ben asagidaki gibi cevirdim nakaratini, siz de videosunu buyrun izleyin efendim.

Beni tuzla buz edebilirler
Beni ikiye bolebilirler
Sevgili, umrumda degil
Seninle oldugum surece
Korkmuyorum, hayir
Sansimi denemekten
Olursem, olurum iste

Thursday, August 13, 2009

Orhan Pamuk

Insan kendine dair yargilarda bulunurken, cevresindekilerin kendisini nasil algiladigini onemsemeyebilir. Ben kendimin inatci olmadigini dusunurken, cevremdekiler oyle oldugumu soylerlerdi. Kucukken neden babamin bana surekli koprude karsilasmis iki inatci keci masalini anlattigini simdi daha iyi anliyorum. Masalin ve beraberinde sarki ile bir kopru ve koprunun ustundeki inatci evrim'i duslerimde hep farkli bicimlerde canlandirmisimdir. Simdi ne zaman "inatci"ligi ve evrimi dusunsem bu resim aklima gelir. Yillardir Turk edebiyatina sirtimi donup onceleri rus edebiyati, sonra biraz ingiliz ve ispanyol, son yillarda da amerikan edebiyatiyla hasir nesir olmam bu anlamsiz inatciligin bir sonucudur. Orhan Pamuk kitaplarina karsi olan direncim ve okumamak icin inat etmis olmam bu yillarin onemli bir kaybidir. Son zamanlarda kendimi Pamuk kitaplarina kaptirdikca, baska ulkelerin edebi eserlerini okurken hissettigim yabancilik ve oteki olma durumu kayboluyor. Tam aksine kendisinin yazilarinin alt metnine yayilmus dogu-bati catismasi kendi yasamimdaki ve eylemlerindeki karmasikligi ciplak bir bicimde ortaya koyuyor. Orhan Pamuk okudukca kendi kisisel tarihim ile birlikte, icinde pistigim kulturun de kaosunu daha iyi anliyorum. Bugunlerde elimden dusurmedigim Kar romanina Michael Mcgaha tarafindan kaleme alinmis "Autobiographies of Orhan Pamuk" kitabi eslik ediyor. Kitapta Orhan Pamuk'un yasamina, kitaplarina ve icinde bulundugu politik gundeme Amerikali bir profesor isik tutuyor. Kendisi ayni zamanda Pomona College'da Orhan Pamuk uzerine dersler veriyor. Pamuk'un yasamina farkli bir acidan bakan bu kitabi okumanizi tavsiye ederim.

Onceleri Pamuk'un kitaplarinin tum dunyada bu kadar ilgi gormesini anlayamazken, kitaplarini paylastigim birkac yabanci arkadasimin kendisini nasil buyulenerek okuduklarina sahit oldum. Ben de onumdeki birkac ayi Pamuk kitaplarina ayirdim. Doktora tezi yazanlara boylesi bir edebiyat kacisi tavsiye edilir. Keyifli okumalar...

Monday, August 10, 2009

Fire in the Ocean: The Women of Andros Island

Gecenlerde sevgili arkadasim Daniel ile Florida'da karsilastigimizda, daha once cektigi belgesel uzerine uzun uzun konustuk. Daniel uzun sure video produksiyon ve belgesel cekimiyle ugrasmis, bizim alana yeni bulasmis cok yetenekli bir video ustadi. ArtReach studio'larinda calisirken Bahamalardaki Andros adalarina gidip 6 ay boyunca oradaki kadinlarin yasamlarini gozlemleyip, bunu kucuk bir belgesele donusturmus. Ben de sizinle Andros adasinda yasayan dort farkli nesilden kadinin yasamini anlatan bu ilginc etnografik filmi paylasayim dedim. Keyifli seyirler.



Monday, August 03, 2009

Embroideries


Florida’da gecirdigim iki hafta boyunca Elif Safak’tan Pinhan’i ve bir kez daha Baba ve Pic’i ama bu kez ingilizce cevirisiyle Bastards of Istanbul’u okuduktan sonra edebiyat atesiyle yine yanip tutusmaya basladim. Yazin en guzel yani insana buyuk bir keyifle kitap okutmasi. Havalarin sicakligindan olsa gerek, yaz mahmurlugu bir tek kitap okurken suclu hissettirmiyor insani. Bu motivasyonla bugun Borders’in yolunu tutup iki guzel kitap aldim kendime ve birini hup diye bitiriverdim bile. Daha once Persapolis’i izlemis ve Marjane Satrapi’nin etkileyici mizah dilinden ve cizgi roman biciminden cok etkilenmistim. Bu kez ayni hikayenin bir alt oykusunu anlatan Embroideries kitabini alip bir solukta okudum.

Marjana Satrapi Rast, Iran dogumlu simdilerde Paris’te yasayan bir kadin yazar. Yazdigi cocuk kitaplarinin yanisira, The New York Times, The New Yorker gibi dergilerde yayinladigi karikaturlerle de taniniyor. Kendisini asil une kavusturan ise Iran’da sah sonrasi donemde yasayan, sonralari Avrupa’lara gelen bir genc kizin yasamini ve dolayisiyla o gunlerin sosyal ve politik durumunu da anlattigi Persepolis serisi.

Gelelim mevzubahis kitabimiz Embroideries'e. Turkce'ye nakis, el isi olarak cevrilebilir sanirim. Kitapta kahramanimiz Marjane buyukannesi, annesi, teyzesi ve diger hatun kisilerle bir aksamustu cayinda bir araya gelir. Dogal olarak konu sex'ten aska ziplar, erkeklerden bahsedilir sikca. Kadinlar sirlarini, gizlerini, pismanliklarini oykuleriyle paylastikca biz kendimize dair pekcok sey buluruz kitapta. Bu kitapta kadinlarin sesi mizahi oykulerle canlanmakta bir bicimde bizi de cay sohbetine dahil etmekte. Tavsiye edilir efem...

Simdi bir gece yarisi Orhan Pamuk'un Kar (Snow) kitabini aldim elime, bakalim ingilizce nasil ilerleyecek. Duruma gore kendisinin Istanbul kitabini da kutuphaneye dahil edecegim. Simdilik keyifli okumalar efem...

Friday, July 03, 2009

Mutlu tesadufler ve Serendipity

Bugun uzun uzun dusundu, rastlantilar uzerine...hep bir bicimde rastlantilarin oylesine oluverdiklerini, yasamina giren insanlarin oylesine giriverdiklerini dusunurken, ve kaderden kismetten gittikce uzaklasmisken, bir masal okudu bir gun, senin bu yaziyi okudugun andan cok cok onceleri, hatta onun bu yaziyi yazdigi andan daha da onceleri...Serendip ulkesinin 3 prensi...bir iran masali, simdi Sri Lanka diye bildigimiz, pers dilinde Serendip diye soylenegelen bir ulkede...Masallarla buyulendigini bilenler, ilerlemis yasina ragmen bir masali defalarca okuduguna anlam veremezler, hala durup durup masal kitaplari aldigina da. Ama iste masal tutkunu bu, usenmeden Andersen'in evine bile gitmis zamaninda, kendisine masal anlatan herkesi sevmeye hazir, saatlerce masal anlatmaya pek hevesli.

Bir zamanlar, cok uzaklarda, serendippo diye bir ulkede, cok guclu bir kral yasarmis Giaffer adinda. Uc oglu varmis kralin, varmis da onlarin gelecekleri ve egitimleri icin pek endiselenirmis. Iyi bir baba oldugu icin, onlari prenslere layik erdemlerle yetistirmek istermis. En guzel hocalari tutarmis ogullarini egitmek icin ogullarina en iyi sanat ve bilim egitimini vermek icin. Yaparmis da hala onlarin yeterince pismediklerini dusunurmus, tacini devredecekmis ne de olsa ilerde, buna layik olmalari gerekirmis. Prens olmanin verdigi ayricaliklardan yararlanan bu 3 genci uzaklara gondermeye karar vermis birgun, gercek yasamdan alacaklari dersleri dusunerek.

Prensler az gitmisler uz gutmisler ve develerinden biri kaybolan bir tuccarla karsilasivermisler. Tuccar prenslere deveyi gorup gormediklerini sormus ve prensler de yoldan bir deve gectigine dair izleri gorduklerini soylemisler. Hemen tuccara devenin topal, bir disi kayip ve bir bacaginin topal olup olmadigini sormuslar. Tuccar deveyi gormedikleri halde onu bu kadar iyi tarif edebilen prensleri hirsizlikla suclamis ve onlari cezalandirilmalari icin Berama imparatorunun karsisina cikarmis. Berama onlara nasil olur da daha once hic gormedikleri bir devenin bu kadar detayli tasvirini yapabildiklerini sormus. Prensler kucuk ipuclarindan yola cikarak deveyi tasvir edebildiklerini soylemisler. Bir yolun sadece bir tarafinda cimenlerin daha az yesil oldugunu gormuslerdir ornegin, devenin diger tarafa bakan gozu kor olmali diye dusunmusler. Yenilen cimendeki topaklari gorunce, devenin bir disinin eksik olduguna karar vermisler. Yol izleri sadece 3 ayagin izlerini ve bir digerinin cekilmis izini gosterince, hayvanin topal oldugu sonucunu cikarmislar. O anda bir gezgin girmis saraya, deveyi buldugunu mujdeleyerek. Beramo uc prensi azad etmis ve onlari danismani yapmis masalin sonunda.

Iste bu masal, Horace Walpole tarafindan ortaya atilan "serendipity" kelimesinin kaynagini olusturur. Serendipity baska birsey ararken kazara ya da tesadufen buldugumuz ya da karsilastigimiz seyleri tanimlar. Sozcuk ayni zamanda Ingilizceden baska dillere cevirilmesi en zor sozcukmus. Yildirim Turker sozcuge Turkce'de "serendipce" demis ve sozcugu aramazken bulunan, mutlu tesaduf olarak cevirmis.

Biz de simdi yasamimizda baska seyler ararken karsimiza cikan mutlu tesadufleri dusunelim. Hayatimiza giren sevgilileri, arkadaslari, yasadigimiz mekanlari, okudugumuz kitaplari, dinledigimiz muzikleri...

Tuesday, June 30, 2009

Anlar ve Ezgi

Insan bazi anlari kacirir, asinda hic kacirmamasi gerekenleri. O anda o yerde olmali, onlarla, onunla, o ani paylasmali...Ezgim mezun oldu, mezuniyetinde olamadim, pek cok aninda oldugu gibi buna da uzak kaliverdim. Ama o biliyor ya, o diplomayi alirken ben dusumde resmini cektim. Yeni dogdugunda ismini koyma gorevi bana bahsedildigi andaki kadar heyecanlandim ben de kilometrelerce uzakta. Adini koydum Ezgi, hayatimin en guzel melodisi...

Iste yeni mezun bilim adami adayi, Ezgim, gelecekteki muhtesem anlara gulumserken...

Sunday, June 28, 2009

Hawaii gezisi

Sevgili muzikseverler, sevmese de arada sirada dinleyenler...sizi Hawaii ezgileriyle selamlamak isterim, zira bir haftalik hawaii macerasindan donmus bulunuyorum artik. Nasil ozlemisim, nasil ozlemisim, insanin evi gibisi yokmus. NSF (National Science Foundation) in duzenledigi "Disiplinlerarasi Tasarim Workshop" u vesilesiyle 13 saat yol gidip Hawaii'nin baskenti olan Honolulu'nun bulundugu Oahu adasina ulastik. Bu kadar zahmete girip Turkiye'ye gidebilirdim diye dusunsem de okyanusun ortasinda bir adaya gidecek olmak az da olsa heyecanlandirmisti beni. Workshopta cesitli universitelerden katilimcilarla birlikte arastirma konulari aradik, endustri de tasarim ve muhendislik ve diger alanlar nasil birlestirebilir diye konustuk, tartistik derken tatile de basladik.

Hawaii'nin sadece bir adasinda, Oahu'da gecirdigim bir hafta boyunca, burayi fazlaca abartilmis buldum elbette. Guzel plajlari var lakin, plajlarin dibinde biten gokdelenler bir guzellikten cok kirlilik sunuverdi sakin plajlara alismis bunyeme. Sehir etrafinda cokca turladik, coktandir sonmus bir yanardagin tepesine cikip sehri gozlemledik, sehre yakin bir iki koya gidip snorkelle daldik, durmadan ananas yedik durduk da ben durmadan kendimde bir gariplik oldugunu hissettim. Bu kadar bayilacak, abartilacak ne vardi allah askina. Amerikan ruyasinin ve pazarlama dehasinin bir urunu olup cikivermis guzelim ada...Japon turist fazlaligiyla, herseyin fiyatinin dort kati olmasiyla, Hawaii mali diye yutturulmaya calisilan Cin incik boncuguyla ben fazla da etkilenivermedim iste...

Amerikan tarihiyle ilgilenenlerin Pearl Harbor muzesi ve aniti ilgilerini cekebilir. Japonlarin batirdigi USS Arizona gemisi uzerine insa edilmis bu anit gezilebilir. Ilginc olan o sirada olen askerlerin kullerinin oraya atilmis olmasi...hatta sag cikanlar da olduklerine oraya kullerinin gomulmesini vasiyet etmisler.

Hawaii'yle ilgili birkac ayrinti:

Eyalet bu yil Amerika'ya katilisinin 50. yilini kutluyor.
Hawaii ayni zamanda Obama'nin da memleketi.
Plajlari ozellikle sorf yapanlar, dalgalari sevenler icin birebir.
Jurassic Park filmi ve Lost dizisi burada cekilmis.
Hawaii'nin bir diger sembolu yesil kaplumbagalar. Oohu adasinin ozellikle kuzey bolgesinde sikca gorulebiliyorlar, yunuslar ve kopek baliklari ile birlikte.
Oahu'nun her yerinde Hilo denilen Hawaii'nin geleneksel dans gosterileri var. Kollari ve elleri kullanma tarzlari ve kivrak bel hareketleri bize pek de yabanci degil.
Hawaii yerli alfabesinde toplam 16 harf bulunuyor o yuzden isimleri karistirmak cok kolay.

Dedigim gibi Hawaii bir pazarlama mucizesi. Zamaninda avrupali somurgeciler gelip kapilarina dayandiginda Polinezyalilar cok ugrasmislar lakin, Amerika'nin isgaline karsi koyamamaslar daha fazla. Amerika'da herseyde oldugu gibi bu adalar topluluguna kendi keyfine ve ihtiyacina gore kullanagelmis. Siz yine de yolunuz duserse bir ugrayin derim, lakin sessiz sakin koylari ve plajlari sevenlerdenseniz Oohu'nun merkezinden, ozellikle Waikiki'den uzaklasip, pek bilinmeyen koylari ve adalari gezmenizi tavsiye ederim. Simdilik sizi cektigim resimlerle basbasa birakayim...iyi tatiller efem.




Wednesday, June 17, 2009

Kida'nin Iowa State Resimleri


Fotograf Calismalari-Afrodit

Ofiste Canon EOS 350D ile oynarken Afrodit heykelimin birkac fotografini cektim. Saolsun, guzel poz verdi...



Tuesday, June 16, 2009

Tori Amos-Abnormally Attracted to Sin

Siki bir Tori hayrani ve takipcisi olarak son albumunu de sonunda yakalamis bulundum. Tori Amos'i ilk The Beekepers albumu ile biraz gec tanimistim. Aylarca durmadan Sweet the Sting and Orange Knickers parcalarini loopa aldigimi animsiyorum. Daha sonralari "Little Earthquakes" ile Tori'ye iyice baglaniverdim. Son albumunu cikardigindan habersiz, gecenlerde Yener'in gonderdigi Give adli parcaya takildim kaldim. Inanilmaz sozler, baska alemden gelmis bir melodi ve Tori'nin muhtesem sesi. Burcu'yla ruhlarimiz bulusmus olacak ki yine hemen paylasiverdik bu parcayi. Bana gore albumun en iyi parcasi, insan dinledikce "bazilari kan verir, ben ask veririm" sozlerine takilip kaliyor. Albumun geneli icin ayni hissi paylasmasam da, dikkate deger bir iki Tori parcasi bulmak mumkun. Ben yine de bambaska birsey beklerdim, Give havasinda, give etkileyiciliginde. Siz yine de bana bakmayin, bir yerlerden Tori Amos'un mayis cikisli 'Abnormally Attracted to Sin' albumunu buluverin, sarkilari sirasiyla, atlamadan dinleyiverin. Sizi Tori Amos'la, album hakkinda yapilan bir gorusmeyle basbasa birakiyorum efendim.