Friday, May 12, 2006

Bir ihtimal daha var, o da ölmek

Uzun zamandır yolda olmalıydı. Önceleri kalabalık bir caddede ilerlerken, tanıdık arkadaşlarla selamlaşırken, sağlı sollu ağaçların, çalılıkların sıralandığı bir yolda yürür buldu kendini. Şimdi bir şimşek çaksa, yanımdaki ağaç devrilse, kafamı ezse diye düşündü. Mümkün değil, olamazdı, kafası ezildiğinde korkunç bir görüntü bekliyor olacaktı onu bulanları. Yardımsever insanların midelerini bulandırmak istemezdi. Hava hafif kararmaya başlamış, kendi deyimiyle grileşmişti heryer. Karşıdan gelen arabayı sesinden tanıdı. Beyaz eski bir Anadol. Şimdi bu eski ve yorgun Anadol -hiç hali yok aslında yavaş yavaş yavaş ilerliyor- birden freni patlasa, önce ön tekerleri kollarının üzerinden gecse, sonra ağır arka tekerleri tam göğsünün üzerinden geçerken kalbini sıkıştırsa ve durdursa. Çok klasik bir senaryoydu, klasik bir ölüm biçimi, daha yaratıcı oolmalıydı. Anadol seçimi de yanlış olabilirdi. Yürümeye devam etti, grilik gittikçe artıyor, ortalığı kaplayan sisle 1 metre ötesini ancak görebiliyordu. Sisli bir havada ölmek, çok gizemli, çok heyecanlı olurdu. Birden tanımlayamayacağı bir hayvan çıkıverdi önüne, bir pençesini yüzüne savurdu, tırnaklarının açtığı yaralardan kanlar fışkırmaya başladı, daha sonra korkunç hayvan onu yemek üzere üstüne atladı, bilincini kaybetti. Güzel bir ölüm şekli olabilir diye düşündü, hem besin zincirine de bir faydası olacaktı, bir yem olup, hayvan, tarafından sindirilecek, kötü kokulu bir dışkı olup çiçek tohumlarını besleyecek, sonra da küçük güzel bir papatyaya can verecekti. Çok romantik oldu sonu, bunu da beenmedi, yoluna devam etti. Uzaklardan gelen hortumun sesini duyar gibi oldu, hortumun herhalde uğultulu bir sesi olmalıydı, bilemiyordu, hortum önüne çıkan herşeyi içine alarak ona doğru ilerliyordu, ayakta duramaz hale geldiğinde kendini hortumun içinde buldu. Yalnız değildi, bir sürü hayvan, insan, çer çöp hortumun içinde dönerek yolculuk ediyordu. Bu hızda, bu gürültüyle dönerken kimseyle muhabbet etmek mümkün değildi, ayrıca ölmek için kafasına birşeyin çarpmasını bekleyecekti. Sıkıldı, yoruldu. Yol kenarına oturup bir sigara yaktı, karnı da iyice acıkmıştı, tam yanında zehirli olması gereken bir mantar gördü, yesem, zehirlensem ve tatlı bir uykuya dalsam diye düşünürken, sonrasında tatsız birşey yiyerek ölmenin gereksiz olduğunu düşündü. Vişneli cheese cake yiyerek örneğin, zehirlenmek en güzeli olurdu. Mantarı boşverip yanındaki güzel papatyayı kopardı, ağzına attı, büyük bir keyifle çiğnedi. Bir yandan yürürken bir yandan papatyaya hayat veren zinciri düşündü. Yüzünde anlaşılmaz, garip bir gülümseme vardı.

Thursday, April 27, 2006

Alış-Veriş

1. gün

Uzun, karmaşık bir liste tutuşturdular eline, alışveriş listesi. Alınacak bir sürü şey, gerekli, gereksiz, tüketilmeye şimdiden hazır. Ne zaman alışverişe çıkacak olsa aklından alacaklarının biteceği, modasının geçeceği, çürüyeceği ya da bir gün ya yok olacakları ya da artık kullanılmaz olacakları fikri geçer. Sonra herşey anlamsız gelir, bu anlamsızlık her hücresine yayılanbir üşengeçliğe dönüşür sonra, kolunu kıpırdatacak hali kalmaz, ama olması gereken, gerektiği bilinen, onaylanan şimdi kalkıp yola koyulması, listedekileri eksiksiz almasıdır. Alış-Veriş, bir alma ve verme eylemi, önce bir “şey” alma daha sonra bir “şey” verme. Ya da tam tersi. Ve bu iki şeyin çoğunlukla birbirine denk olması, ya da denk olduğunun iki eylemi de gerçekleştirme adına o anlık kabul edilmesi, razı olunması da diyelim. Yoksa alınan “şey” verilen “şey” den daha değerli olabilir, verdiğimiz şey onu haketmeyebilir. Ya da daha çoğunu verebiliriz. Biz şimdilik denk olduklarını düşünüp onu alışverişe gönderelim. Ama almak için vermesi gerekenleri de cebine koymayı unutmayalım, kontrol edelim, sağlamasını yapalım.

Alışveriş listesi:

27 Nisan 2006-23:27
Alınacaklar: Zaman
Verilecekler: Uyku, Sırt ağrısı, Göz yanması

Tuesday, April 18, 2006

Gitmek

GİTMEK...Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara... Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey...Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız ''kalk gidelim'',öbür yanımız "otur'' diyor. "Otur" diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz.Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.Evlenmeler...Bir çocuk daha doğurmalar... Borçlara girmeler... İşi büyütmeler...Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.Misal, ben... Kapiıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek,iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki... Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin? ''Sırtında yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım. Bari ufak kaçıslar yapabilsek. Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakası. Hepimiz kaçabilsek... Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa. Gün içinde mesela... Küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, aksam 18.00. Sonra başka mecburiyetler. Sıkışıp kaldık. Sırf yeme, içme, barınmanin bedeli bu kadar ağır olmamalı. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı bir ömür yani. Ne saçma. Bahar midir bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim. Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun...İstemek de güzel

Can Yücel

Thursday, March 09, 2006

Dinlerken...

Rocky Votolato-Makers (2006) Hüzünlü bir ses, ağlamaklı bir hüzün değil ama, göz doldurmayan, daha derinden, belli belirsiz hissettiğiniz birşeyler var, söze döküp, anlatamadığınız anlarda olduğu gibi. Şarkılardaki akustik gitar, mızıka melodileri ve Rock Votolato’nun derinden ama yumuşak sesi, tam mevsimine uygun....






Isobel Campbell&Mark Lanegan-Ballads of the Broken Seas: Campbell ve Lanegan ortak çalışması. Kalın ama duygu yüklü bir erkek sesine, yumuşacık bir kadın sesi eklenmiş, gitar melodileri, keman nağmeleri ile uykuya dalmadan az önce dinlenebilecek müzik türlerinden. Ya çok güzel uyursunuz, ya da müziğin keyfinden uyguya dalamazsınız.






Feist-Let it Die (2004) Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı Feist’in ikinci albümü Let it Die. Jazz- bossa nova ve indie rock karışımı. Albüm 2004 yılında Canada’da fırtınalar koparmış, yılın en iyi alternatif albümü seçilmiş. Gatekeeper, Let it Die, When I was a Young Girl parçaları Feist’in muhteşem sesiyle alışkanlık yapıyor, dinlemeden duramıyorsunuz.

Wednesday, March 08, 2006

Derken...

Zührevi Hastalıklar: Burda zührevi hastalıklar derken cinsel yolla bulaşan hastalıklar kastediliyor. Zührevi sözcüğünün kökü “zühre” den geliyor. Yani arapçada “venüs”, “çoban yıldızı” ya da “sabah yıldızı”. Bu sözcüğün İngilizcesi “venereal”. Venereal sözcüğü de kökünü latincede venüs demek olan “Veneris”ten alıyor. Veneris, Venüs adının iyelik eki almış hali. Yani her iki durumda da aşk tanrıçasına bir gönderme var.

Uğrun Uğrun: Acem kızı türküsünde "Uğrun uğrun gaş altından bakınca, can telef ediyon, gül, acem gızı" bölümü vardır. Uğrun uğrun kaş altından nasıl bakılır? Uğrun “gizlice” demek. Yani acem kızının gözleri kaşın altından gizli gizli bakar.

Karun gibi zengin olmak: Zenginler zengini, para delisi meşhur Lidya kralıdır. (Lidya Anadolu’da İzmir ve Manisa dolaylarında kurulmuş eski bir uygarlıktır. ) Karun’un Yunanca karşılığı da Crousus’tur, bu da o dilde çok zengin anlamına gelir. İngilizce de de “rich as Croesus" or "richer than Croesus" karun kadar zengin olmak demek olur. The Simsons’daki Mr. Burns’ü tanırsınız, meşhur zengin ve cimri patron. Kendileri Croesus caddesinde yaşarlar.

Bu karun sultanımız zengin, hem de çok zengin olur da hazinesi olmaz mı? Fars mitolojisinde Karun’a ait olduğu düşünülen, yer altında sürekli hareket halinde olduğu söylenen gizli hazinedir Karun’un hazinesi.

Asfalyaları atmak: İzmir dolaylarında birinin kafası attığında ya da sinirlendiğinde söylediği bir söz. Asfalya yunanca da sigorta demek.

Bango: İzmir’de mutfak tezgahı anlamına gelir. Kökünün nerden geldiğini araştırıyorum, henüz bulabilmiş değilim.

Ellaaam: Babaannemden çok duyduğum Kırşehir’de “galiba” anlamında kullanılan bir sözcük. Örneğin: Bu gece gitti ellaaam

Wednesday, March 01, 2006

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

“Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı. Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı."

Bir gece, bir gündüz, Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna. Yeni dünya ile başlayan Sabahattin Ali yolculuğuma uzun bir ara verdikten sonra bu kitap elime geçti. Elimden bırakamadan her yerde, saatlerce okudum, şimdi bu sabah bitti, hala aklımda dönüp duruyor sözcükler, Hala Raif Almanya sokaklarında, karlı kış günleri, dolaşıp duruyor, kendinden ve Maria Puder’den kaçmaya çalışırken bir o kadar yaklaşıyor, hayatının o bir zamanlar var olan, sönmüş anlamına, Maria Puder’e, ulaşılmaz aşkına. Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’da, Raif’i anlatırken, yüzündeki çizgileri, yürüyüşü, bakışı, ağlayışı, düşünceleri, duyguları her şeyiyle Raif’i görüyorsunuz. Maria Puder’le yaşamaya başlayan, Maria Puder’le ölen. Maria Puder’den önce ölen.

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

Tuesday, February 28, 2006

Friday, February 24, 2006

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

"Gelecek kimsenin umurunda olmayan, ilgisiz bir boşluktur, geçmiş ise yaşam doludur, kızdırır, başkaldırtır, yaralar, o kadar ki, bu yüzden onu yok etmek ya da yeniden yaratmak isteriz. Geleceğe egemen olmak istenilmesinin nedeni, geçmişi değiştirecek güce sahip olmaktan başka bir şey değildir. Fotoğraf stüdyolarına girerek fotoğrafları rötuş edebilmek ve yaşamöyküleriyle tarihi yeniden yazabilmek içindir tüm kavgalar. "
Milan Kundera

Friday, February 17, 2006

Nutella=Zevk Nesnesi

Ne yapsam, nasıl yazsam, ona saygısızlık etmesem, ne eksik ne fazla anlatsam, doğru sözcüklerle tam da olduğu gibi. Şimdi akşam yorgun argın eve gidiyorsunuz efendim, karnınız fena acıkmış, kan şekeriniz düşmüş, o yorgunlukla hiçbirşey hazırlamak istemiyorsunuz, tam tv nin karşısına yığılmak üzereyken orda tam karşıda birşey size gülümsüyor, gülümsemeken öte göz kırpıyor, hatta daha da ötesi sizi ayartmaya çalışıyor. Siz bakmamaya çalıştıkça, ona dokunma ihtiyacı korkunç bir gerilime dönüşüyor, bilinmeyen bir güç sizi esir almış, ona doğru yönlendiriyor, elinizi uzatıyorunuz, yuvarlak hatlarını hissediyorsunuz önce avuçlarınızda , sonra usulca kapağını açıp önce içindeki o eşsiz çikolata kokusunu derin derin içinize çekiyorsunuz. Evet bişte NUTELLA tüm cazibesi, çekiciliği ve davetkarlığıyla avuçlarınızda, bir köle gibi hizmetinizde, tüm albenisini gözlerinizden, burnunuzdan ve ağzınızdan bütün bedeninize yaymaya hazır. Sonrasi bir esrime hali, bir kendinden geçiş. Abarttım mı? Nutella sevenler bilirler, az bile. Nutela kadınların periyot sendromlarına çare midir? Depresyondan uzak tutar mı? Sinirleri rahatlatır mı? Uyuşturur mu? Bilemem, tek bildiğim bunların üzerinde çok düşünmediğim, nutella kaşıklarken aslında hiçbirşey düşünmek istemediğim, birden kavanozu yarıladığımı farkettiğim. Elbette bu zevk anları biraz kiloyla bünyeyi şişirmekte, ama 3’ün 5’in hesabı yapılmaz değil mi efendim? Unutmadan en güzeli yanınızda sevdiceğiniz, güzel bir Pazar kahvaltısı sonunda nutellayı kaşıklamak, her türlü serotonin hormonu salgılanıyor, emin olunuz

Afiyetler, şekerler, bol nutellalı günler.

Not: Burdan eve her Nutella alışımda bana küfreden ve vücuda alınacak 3-5 gramın-gramcığın hesabını yapan ev arkadaşımı protesto ediyorum.

Tuesday, February 07, 2006

Kalıpların ötesi...

Her insan hayatı kendine göre algılar. Her insanın işine bakışı kendine göre değişir. Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için. Ezberledikçe kendini tüketmeye başladığını hissettiğin anlar olur. Gözün kapalı yapıyorsun, bir heyecan kalmıyor.

Mısırlı Ahmet

(Şubat, 2005 Roll)

Monday, February 06, 2006

bir göç öyküsü, nazan öncel

-gidelim buraladan
yükleyin ne varsa gönlüme demlensin....

-sen beni öldürüyorsun
ne kadar kaçsam kendimden bi o kadar yakalanırdım...

-aşk olmalı
delidir melidir, ne yapsa yeridir, kalbimdir...

-bir şarkı tut
bir şarkı tut benimdir, yalnızlık yalnızlıktır...

-ağlama gönlüm
bir ben miyim bu kadar az, bu yoksulluktur...

-nazlı ay
ah gücüme gidiyor, yalnızlığım böyle...

-göç
gel odalarıma, gir uykularıma...

-işiniz gücünüz yok mu yani
zaaflarınız, kayıplarınız...

-çocuk kalbim
gençliğim de orda saklı, ah ne var ki inanmıyor...

-vesaire
vesaire, vesaire.

Ne dinliyorum

Nick Drake-Five Leaves Left: Sonbahar geçeli çok oldu, ama bir sonraki sonbahar için Nick Drake albumunünde yerimi ayırttım şimdiden. Nick Drake'in sesi rüzgarla geliyor bana doğru, saçlarımın arasından geçip kulaklarıma yavaştan fısıldıyor. Mutlu mu oluyorum, üzülüyor muyum, kestirmek güç. Bir garip bilinmezlik, işte hepsi birden Nick Drake.

Garden State-Soundtrack: Eternal Sunshine of the Spotless Mind'dan sonra işte beni benden alan bir film daha. Ve hepsinden öte film müzikleri, ince ince işlenmiş film boyunca, dinledikçe filmdeki tüm duyguları yeniden yaşıyorsunuz. Zach Braff'a ne demeli, nasıl teşekkür etmeli? En güzeli uzanıp yatağa, boş boş tavana dikip gözleri, başka bir şeyle meşgül olmadan albümü dinlemek saatlerce.

Elizabeth Town-Soundtrack: Uzun bir yolculukta yanınıza bir albüm almak isterseniz en güzel yol şarkıları, Elizabeth Town soundtrack'inde. Bir eve dönüş öyküsü.

Cafe Del Mar: Cafe Del Mar Chill out parçalarından oluşan albümler serisi. Chill out rahatlama gevşeme anlamında, müzikler de bu amaca kusursuzca hizmet ediyor. Günbatımı eşliğinde yorgun zihinleri dinlendirme amaçlı, Cafe Del Mar serisi tavsiye edilir.

Neutral Milk Hotel-In the Aeroplane Over the Sea: Yorumsuz.

Thursday, February 02, 2006

Ayartma, Nadine Gordimer

"Çekip gidelim bir başka ülkeye...
Gerisi kolay
Yeter ki evet de."

William Plomer

"Ayartma" Nadine Gordimer'in okuduğum ilk kitabı, 1991 nobel ödüllü. Genelde hakkında çok şey okuduktan sonra aldığım kitapların aksine, kitabı rafta görüp kapağından etkilenip elime almış olmalıyım. Bir zenci erkekle beyaz bir kadının birbirlerine sarılmış halleri, şehvetli ve gizemli. Kitabın adına ve kapağına bakıp etkilenmişim, iyi ki de almışım, kaffee haus'ta 6 saat bir yandan kahvemi yudumlayıp, bir yandan cheese cake dilimlerini ağzımda eritirken büyük bir keyifle okudum, kopamadım. Bir ara kafee haus un gri kedisi yanıma geldi, esnedi, kafamı her kaldırdığımda karsımda hep baskaları oturuyordu. İstiklal'de Tünel taraflarında başka başka insanlar yürüyorlardı, kimi aylaklık yapiyor kimi hızlı hızlı bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.

Ayartma'nın orjinal adı p"ick up." Kitabın arka kapağında pickup "gelip geçici bir ilişki adına tavlanan kişi" anlamına geliyormuş İngilizce'de, Türkçe'de ise tam karşılığı bulunmuyor. "Manita, aftos, zamazingo gibi anlama oldukça yaklaşan sözcükler varsa da, bunların hepsi kadın için kullanılan tanımlar. Oysa kitaptaki The pickup, bir erkek. Bu nedenle romanın özüne uygun geleceğini düşünerek Ayartma adını yeğledik" diyor kitabın arka kapağında. Kitap elbette basit bir ayartma ayartılma hadisesi değil. Aslında gitmek, kalmak, bağlanmak, sahiplenmek, ait olmak, bilememek kitabı anlatan eylemlerden bir kaçı. Kitap temel olarak Güney Afrikalı beyaz, zengin, zenginliğindfen ve bir türli ait olamdaığı zengin ve soylu ailesinden utanan, 30lu yaşlarda bir kadının doğuda adı hiç açıklanmayan, çöl kenarında müslüman bir ülkeden gelen zenci bir erkeği ayartma ekseninde geçiyor, aslında kim kimi ayartıyor çok belli değil. Tüm bunların geri planında farklı ırklar, aile bağları, aidiyet, dinler diller ve kültürler sınıflar ve çelişkiler, çekişmeler bulunuyor. Bu karmaşık düzlemde aşk da en karmaşık haliyle yer alıyor elbette.

Özetle, "ayartma" ısrarla tavsiye edilir.

Thursday, January 05, 2006

Eva Cassidy

Yağmurlu bir günde dinlenebilecek en güzel ses, Eva Cassidy, blues kraliçesi. Yoğun, hüzünlü, güçlü, bir pencere, pencerenin altında bir kalorifer peteği, yanında kıvrılmış, gözleri hafif kapalı bir kedi kıvamına getiriyor sizi. Eva Cassidy öleli 10 yıl oluyor, 33 yaşında aramızdan ayrılmış, hafif kapalı bir gökyüzüne yağmur bulutu olmuş, yoğunlaşıp arada üzerimize yağmaya devam ediyor.

Eva Cassidy gelmiş geçmiş en iyi kadın vokallerden biri. Büyüleyici bir ses kulak zarınızı titreştiriyor önce, oluşan sinyal beyni boşverip yüreğinize yöneliyor, kalbinizle duyuyorsunuz sesi, tam anlamıyla "spiritual".

Tuesday, January 03, 2006

Mümkün

İnsanlar, mümkün olanın olacağını veya farklı olanın olabileceğini derinden derine bilirler. Yalnızca tok ve belki de endişesiz değil, ama özgür insanlar olarak da yaşayabilirlerdi. İnsanların gözleri önündeki ulaşılabilir imkan, gerçekleşme imkanına sahip olarak görünen her şey, kendisini onlara radikal olarak imkansızmış gibi sunmaktadır. Bunlar ütopik düşünceler olarak algılanır. Oysa olması gerekenin tam da bu olduğunu hissederler, ama dünyanın üzerine saçılmış bir laneten ötürü insanların olması gereeken şeye ulaşmaları yasaklanmıştı.

Theodor W. Adorno

(Ocak 2006, Roll, Arka sayfa'dan alıntıdır. )

Monday, December 26, 2005

Çok Üşümek

(4.49 saniyelik Damien Rice-Lisa Hannington düeti ile "Cold Water" dinlenirken okunduğunda bu şiir doz aşımından donduruyor. Vücut ısısı düşüyor, ortamın sıcaklığı bedeni ısıtamıyor, önce eller üşüyor, sonra ayaklar, burnun ucu, kulaklar, soğuk sırtta yayılıyor, tüyler diken diken oluyor. Çok üşüdüm!)


Çok Üşümek

Bir Kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde Üşüyüp Üşüyüp kaldığımızın

Bir Kalır yanık yağlar yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer

O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler

Bir Kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir Kalır Yılgın Adamların hep "Evet" dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün
Bir Kalır uzun kitaplarda anısı çok Üşüdüğümüzün

Turgut Uyar

Friday, December 23, 2005

Feromon

Feromon, yani “pheromone” nedir?

Feromon özetle aynı türden canlıların birbirlerine mesaj iletirken kullandıkları bir kimyasaldır. Uyarı, tad alma, sex feromonları gibi birsürü de çeşidi vardır. Böceklerde kimyasal tarım ilacı yapmakta kullanılır, kendileri bitkilerin üzerine yumurtalarını bırakmasın diye. Memelilerde ve sürüngenlede ise feromonlar vomeronasal organda, yani ağız ve burun bölgesinin arasında bulunan yerde saptanmışlar.
Feromonlar iletişimde kullanılan kokudur basitçe. Örneğin dişi güve erkeğini kilometrelerce uzaktan salgıladığı feromon ile ayartırmış. Kraliçe arılar ise kovandaki arıların çalışmalarını ve üremelerini düzenlemek için feromona başvururmuş.

Gelelim işin can alıcı noktasına, insanlarda bu feromon nasıl işler? Okuyanlar bilirler –Tom Robbins’in Parfümün Dansı adlı güzide eserini. Star Wars da da dişi orionlar vardır ki erkeklerin reddemeyeceği kokular salgılarlar. Feromondan Roald Dahl da Kancık adlı kitabında bahseder, yani feromonun bulunduğu bir parfüm üretme tasarılarından ki erkek ve dişi karşı koyamasın.

İnsanlarda feromonlar salgı bezlerinde üretilirler. Bu bezler ergenlik çağına gelindiğinde aktif olurlar. Bu da çoğu insanın ilk o yaşlarda karşı cinsi neden cekici buldugunu açıklar. Feromonlar ayrıca insanlarda “kimya” uyuşmasına da yardımcı olur, birini ilk gördüğünğz anda tiksindiğiniz ya da kanınızın ısındığı anları bir düşünün. Hepsinin sorumlusu feromondur sevgili feromon tutsakları.

Sırası gelmişken bir feromon çeşidi olan androstenone dan bahsedelim. Androstenone memelilerde bulunan ilk feromonmuş. İlk olarak yüksek oranda erkek domuzun tükrüğünde bulunmuş, çiftleşmek isteyen dişi domuz tarafından koklandığında, dişi domuz erkeğin de çiftleşmek istediğini anlarmış sayesinde. İnsanlarda ise androstenone, sexe davet feromonu olarak bilinirmiş.

Şimdi parfümcüler bu feromonun peşine düşmüşler, sentetik olanlarını da üretmeye çalışmaktalarmış. Feromona ait bir sürü dedikodu dolaşmakta ortalıkta, ben ileteyim, siz inanıp inanmamaya kendiniz karar verin. Feromon yumurtlama doneminde kadınlarda salgılanırmış ki erkekleri cezbetmeleri de en cok bu doneme rastlarmış. İnsanda terde bol miktarda bulunurmuş. Aman ha terliyorum, kirleniyorum, feromonum artıyor, yavrular peşime düşecek diye heyecanlanmayın, güzel kokmakla pis kokmak arasındaki ince sınırı pek aşmayın.

Ben susayım artık feromonlarınız konuşsun, hepinize bol fermonlu günler diliyorum.

Sunday, December 11, 2005

Kafes Kuşları

Sene 5 Kasım 1966. Yaklaşık 40 yıl önce. Fowles günlüğüne İngiliz toplumu ve değişim geçiren kadınları hakkında aşağıdaki yazıyı yazmış. 40 yıl sonra benzer problemleri yaşayan ülkemiz kadınlarının durumunu özetliyor gibi.

"Bütün mutsuz kadınların arkasında hep aynı korku var: Yalnızlık ve kendilerini gereksiz görmeleri. Toplumumuzun hatası şu oldu: Kadınları özgürleştirdi, fakat onlara özgürlüğün teçhizatlarını vermeyi reddetti. Bizimle eşitler, ama onlara sunulan bizim eşitliğimiz, eşitliğin-sosyallik ve kariyer bakımından-erkek tanımı. Bundan karlı çıkanlar eril tipler sadece. Erkekleri taklit edebilenler. Bütün gerçek kadınlara ise şu oldu: Kafes kuşları gibi kendilerini koruyamayacakları bir dünyaya salıverildiler." (Express)

Büyük Ayı ve Küçük Ayı'nın Dramı


Açık bir havada yukarı doğru bakınız, gökyüzüne. 7 yıldızın birleşip bir cezve görüntüsü aldığını göreceksiniz. Tanıştırayım, karşınızda büyük ayı takım yıldızı. Kendileriyle çok küçükken tanışmıştım, durmadan babama “baba hangisi küçük ayı, hangisi büyük ayı?” diye sorardım. Sevgili babam da üşenmeden her seferinde gösterirdi. Artık kendi kendime bulabiliyorum neyse ki. Peki, hiç düşündünüz mü neden büyük ayı ve küçük ayı, ne ilgisi var? Ben lüzumlu işler müdürü olarak bu pek önemli konuyu araştırdım, buyrun siz de hayatınıza renk katın.

Efendim, büyük ayı yani “Ursa Major” ve yakınındaki “Ursa Minor” ın geçmişi çok çok eski çağlara, tanrıların ortalıkta kol gezdiği, zevk ü sefa içinde yaşadığı zamanlara kadar uzanır. İsmini Callisto efsanesinden almıştır. Yunan mitolojisinde Callisto, Lycaon ve kral Arcadia’nın kızıdır ve muhtemelen bir “nymph” dir. Adı Yunancada “en güzel” demek olan “kalliste”den evrilmiştir. Bu en güzel Callisto kızımız Artemis’in izinden giderek bekaret yemini etmiştir. Nedendir bilinmez... Ama ulular ulusu en çapkın Zeus bu bakire kızımıza aşık olmuştur. Bir de utanmadan Apollo kılığında kızımızın karşısına çıkmıştır. Çünkü Apollo güçlü kuvvetli yağız bir delikanlı tanrımızdır. Bu duruma çok sinirlenen kıskanç tanrıça, Zeus'un zevcesi Hera ise intikam almak için güzelim Callisto’muzu bir ayıya çevirir. Pembe dizi kıvamında gelişen öykümüzde elbette ortada Callisto ve Zeus’un zamanında yaptığı bir çocuk da olacaktır. Adı da Arcas’tır bu zavallı yavrunun. Zaten o zamanlar Zeus'tan olma birsürü yarı tanrı çocuk ortalıkta dolanmaktadır. Zeus da "ben tanrıyım heheyt" diyerekten cümle alemin en güzel kadınlarının peşindedir doğal olarak.

Bir gün Arcas ve babası Zeus ava çıkarlar ormana ve neredeyse ayıya çevrilmiş olan Callisto’yu öldürecek olurlar. Ama Zeus son anda yetişir, Arcas yavrumuzu, ve artık muhtemelen bakire olmayan ama ayı olan Callisto teyzemizi gökyüzüne, birini Ursa Major-Büyük Ayı, birini de Ursa Minor-Küçük Ayı olmak üzere yerleştirir. Ben, meğer çocukluğumdan beri gökyüzüne bakarak bir dram izliyormuşum da farkında değilmişim. Gözlerim doldu. Siz de yıldız deyip geçmeyin, ne acılar yaşanmış, ne yuvalar yıkılmış efendim zamanında. Bir sonraki bölümde “ikizler” burcunun yıldızlarının öyküsünü anlatacağım, peşimden ayrılmayın.

Güzel günler.


Saturday, December 10, 2005

John Fowles anısına

Ölümü düşündüğünde insan yakınlarında benzer bir deneyim yaşamamışsa, genelde bir an korkar, sonra hiç ölüm yokmuş gibi yaşamına devam eder. Ölüm korkusu bir şekilde o andan kovulur, gelecek bir ana itilir, yokmuş gibi davranılır. Yaşamın sürebilmesi için gereklidir bu belki de. Sonra bir gün hep yok saydığınız ölüm birden karşınıza çıkar, ölümle mücadeleniz işte o zaman başlar.

Son zamanlarda ya sevdiğim bir müzisyenin ya da yazarın ölüm haberlerini aldım. Jeff buckley’i keşfettiğimde öldüğünü öğrendim. O an dinlediğim sesin sahibi çoktan göçmüştü bu dünyadan, hala yaşıyor gibiydi, duyuyordum, ama yoktu, yokluğa göç etmişti. 8 Aralık John lennon’un ölüm yıldönümüydü. Pek çok kitabını okuduğum John Fowles 14 kasım 2005’te 79 yaşında öldüğünde artık yazamayacaktı. Bu yazıyı Fowles’in anısına yazıyorum. Büyücü, Fransız Teğmenin Kadını, Koleksiyoncu ve Aristo’nun yazarı. Fowles okurken kimi zaman mistik bir yolculuğa çıktım, öykününün geçtiği yerin kokusu ve ritmi ile tüm o düşsel olayların içinde yaşadım. Gerçek ve düş arasında gidip geldim, Fowles’in oyunlarına teslim oldum. Fowles şüphesiz İngiliz edebiyatının en güçlü kalemlerinden. Fowles’in kaleminin gücü salt anlattığı öykülerin sürükleyiciliğinden kaynaklanmaz elbette. Öykülerden yaşamınıza pek çok gönderme yapılır aslında, okurken yaşadıklarınızı, düşüncelerinizi, haleti i ruhiyenizi yeniden gözden geçirirsiniz, Fowles romanlarında göze batan bir diğer özellik yazarın kullandığı “free will” (özgür irade) yöntemidir-Yazar öyküye belli noktalarda müdahale eder, karakterlerin hareketleri ve güdüleri hakkında yorum yapar ve aslında işlerin başka türlü nasıl gelişebileceğini anlatır.

“Fowles her şeyi bilen tanrı-yazar rolünü reddeder; bu tavrı, romanlarına okuru tatmin edecek sonuçlar yazmayı reddetmeyi de içerdiği için bazı okurlarını kızdırmıştır. Oysa, Fowles yarattığı karakterlere kendi sınırları içinde seçme ve davranma özgürlüğü tanımanın yazar sorumluluğunun gereği olduğuna inanır. Bu uygulama Fowles’ın iradesini ve bağımsız düşüncelerini kullanarak topluma uyum göstermeye direnen ve böylece şansın hayatı üzerindeki etkisini sınırlayan “sahici” insan anlayışına koşuttur.” (Koleksiyoncu önsözünden)

Fowles romanlarında bir tanrı değil büyücüdür, büyü yaptığını bile bile ona teslim olursunuz, oyun kurgusunun içine girer, onun hatırlatmalarıyla dışarı çıkarsınız kimi zaman. Gerçek, kurmaca, gizem, gerilim, erotizm...

“Onların dışındaki kimsenin asla haberi olmadı”

John Fowles