Friday, April 27, 2007

Thursday, April 12, 2007

Plato ve Ataturk

Sevgili okur-yazarlarim. Bu donem aldigim felsefe dersinde Plato ve Ataturk karsilastirmali bir yazi hazirladim. Ataturk devrimlerini Plato'nun "The Republic" - Devlet'te aciklamaya calistigi dogruluk kavrami ve bu kavramin aciklandigi pek cok alan ile iliskilendirdim. Devlet'te Plato, Socrates'in sohbetleri yoluyla dogrulugu egitimde, kadin erkek iliskilerinde, sanatta, devlet yonetiminde, insanin varliginda uzun uzun anlatir. Okumasi kolay degildir, anlamak beyin terbiyesi gerektirir. "Ideal devlet nedir, nasil olmalidir, ideal devlete ancak ideal insani olusturdugumuzda mi erisiriz" gibi sorular Ataturk'un gectigimiz yuzyilin baslarinda kurmaya calistigi devleti getirdi hemen aklima. Ozellikle egitimde aktif ogrenme, kadinin toplumdaki yeri ve laiklik konularini Plato'nun bazi pasajlari ile iliskilendirildi. Asagidaki linkten yazdigim makaleye ulasabilirsiniz efendim. Keyifli okumalar...

Plato ve Ataturk

Tuesday, April 10, 2007

Blonde Redhead

Yasadiginiz yer, yasamak istediginiz yere cok uzaksa, ilgisi yoksa, yanindan bile gecmesi mumkun degilse, size en yakin arkadasinizi tanistiriyorum ey dostlar, melankoli. Melankoli oyle tek basina cekilen seylerden degildir yanina en tezesinden Blonde Redhead iyi gider. Burcu tanistirdi, daha birkac gun oluyor dinleyeli, ama simdiden zihnimi, bedenimi esir almis durumdalar. Tarif edilemez vokaller, garip bir muzik, en beteri de nedenini bile anlamadiginzi bir melankoli bicimi. Bunun o yasamak istemediginiz ama yasadiginiz yerle de , uzun suredir geri cekilmeyen kis ve soguk ile, bos sokaklar, buyuk alisveris merkezleri ile, sevdiklerinizden uzak olmaniz ile, aldiginiz yuzlerce ders ile, uzerinde calistiginiz binlerce proje ile, herseyden ote "siz" inle bir ilgisi de olabilir. Blonde Redhead bahane, melankoli sahaneeee.

Tez bir Blonde Redhead albumu buluna, "elephant woman", "falling man", "magic mountain" sarkilari dinlene. Ama bu kadar sabredemem diyorsaniz bir korsanlik yapip size "Missery is the Butterfly" albumundeki Falling Man adli vucudu kederlere surukleyen parcayi dinleteyim.

Falling Man

Saturday, March 31, 2007

San Antonio-SITE Konferansi





Sevgili blog okur ve izleklerim. Gectigimiz hafta boyunca Texas eyaletinde SITE konferansindaydim. SITE ogretmen egitimi ve egitim teknolojileri alaninda akademisyenlerin bir araya geldigi, calismalarini paylastigi bir konferans. Ben de bu guzide konferansa bi makale ve bir de posterle katildim, iyi ki de yaptim, San Antonio da guzel gunler gecirdim, Meksika yemekleri yedim, nehir kenarinda uzun yuruyuslere ciktim, alandan pek cok isimle tanistim, calismalarimi paylastim. Donus yolculugunda Dallas havaalaninda gecirdigim 24 saati saymazsak gayet hos gunler gecirdim. San Antonio Texas'in Houston sehrinden sonraki en kalabalik sehri ve en onemli ozelligi bol bol turizt cekmesi. Zaten Amerika' da pek cok konferans da bu sehirde yapilmakta, etraf konferans katilimcilariyla dolup tasmakta. San Antonio' da cok cok eskiden Amerikali kizildereliler yasamaktaymis, ancak 1600 lu yillarda sehre gelen Ispanyol misyonerleri, geldikleri gun olan St. Antony ismini sehre ve shirdeki nehre vermisler. Sonralari San Antonio abolgesi Amerika'ya gelen Ispanyollarin ilk yerlesim yerlerinden biri olmus. Alamo savasi 1800 lu yillarda sehri savunan 189 Alamo yerlisi ile 4000 meksika askeri arasinda olmus, sehri savunanlarin tamami oldurulmus ve Alamo savasi Meksika'ya karsi Texas devriminde basrol oynamis. Daha sonralari sehir buyumus buyutulmus, kocaman bir turistik bolge oluvermis. Sehir icinde Alamo kalesi ve etrafindaki nehir restoranlar, kafeler, eglence merkezleri ve bunlarin cezbettikleri turiztlerle dolup tasmakta. Amerika'nin pek cok sehrinden farkli olan San Antonio Avrupa sehirlerine benzeyen mimari yapisiyla da dikkatleri cekmekte. Ben de elbette San Antonio'da gezmis, tozmus, cesitli yemekler yemis biri olarak size de tavsiye ederim efendim, yolunuz duserse bir Meksika yemegi indiriverin mideye, yanina da bir kac kadeh buzlu margarita almayi ihmal etmeyin. Simdilik yeni maceralarda gorusmek uzere efendim...

Sunday, November 19, 2006

Turkish Coffee





Gecen donem aldigim bir ders kapsaminda hazirladigim dijital oykuyu sizinle paylasiyorum. Dijital oykuleme (Digital Storytelling) fotograflarin bir oyku biciminde sunulmasi anlamina geliyor. Dijital oykulemede bireyler duygularini, dusunceleri, baslarindan gecen olaylari ya da dusuncelerini gorseller yardimiyla anlatmaya calisiyorlar. Benim de oykum Turk kahvesiyle ilgili. Turk kahvesinin tarihi, pisirme yontemleri ve seramonisini kendi cektigim fotograflarla anlatmaya calistim. Turk Kahvesi hakkinda yaptigim arastirmalarda Fransa'dan dunyaya yayildigi dusunulen "Cafe" lerin kokeninin Osmanli donemindeki kahvehaneler oldugunu ogrendim. O donemdeki kahvehaneler donemin muhalif entellektuellerinin ve aydinlarinin bir araya gelerek Turk kahvesi esliginde sohbet ettikleri, tartistiklari, memleketin haline cozum uretmeye calistiklari yerler oluyor. Ve bazen bu nedenle devlet tarafindan kapatiliyorlar. Ama kahvehanelerin yayginlasmasi engellenemiyor elbet. Turk kahvesi pisirme surecinden servisine kadar aslinda kocaman bir tarih ve zenginligi yansitiyor. Burada dijital oykumu sundugum sevgili Amerikali arkadaslar en cok fal kismina takildilar ve nasil bakildigini sordular defalarca. Bu konuda pek uzman sayilmasam da nasil olsa anlamiyorlar diye bir suru sey uydurdum sekiller hakkinda. Ve elbet kendi dunyalari disindaki kulturlere ve dillere pek yabanci olan batili kardeslerimiz dogu oriantalizminden pek etkilendiler, ovguler duzduler ve ben bir kez daha anladim ve ic gecirdim, soyle ki: memleketim memleketim caaaaaanim memleketim...

Monday, October 16, 2006

Bir dogumgunu

Bundan 26 yil once bir ekim gunu, saatler oglen 2 yi gosterirken siyah sacli, cirkin bir kiz cocugu dunyaya gozlerini acmis. Neler hissetmis o an simdi kestirmek guc, ancak cok korkmus olmali ki durmadan aglamis. Geriye de pek gozyasi birakmamis. Yillar bir nehir gibi akmis akmis, kizi iste buraya, su yaziyi yazdigi ana, yani yine bir 16 Ekim gunune getirmis. Digerlerinden farkli olarak kiz cok uzaklarda, zamanin gerisinde yasiyormus o gunu. Kucuk iki katli bir evin, ust katinda, kapali bir gokyuzunun altinda, hizla gecen zamani ve yasadigi herhangi bir seyin bir daha asla aynisini yasayamayacagini dusunuyormus.

Bu kizin her dogumgununde mutsuz olma gibi bir luksu varmis, gune kotu baslar, kotu bitirirmis. O gun olabildigine huzunlu, depresif ve mutsuz olurmus, belki bundan garip bir keyif alirmis. Kiz cunku hep gulumsermis, ne yasarsa yasasin bir sekilde ustesinden gelebilecegini dusunurmus, belki de bellegi zayifmis, yasadiklarina degil, yasamadiklarina odaklanirmis, bilmediklerine, gelecege...

ve zaman kiza aldirmadan devam edermis...


...ask halinde geçsin bu fani ömrüm
hülyalı bir sarhoş kadar bulutlu
"ben ben miyim, değil mi" suali olmasın
kendi sokaklarında kıblesiz yolcu

bir ayaz vursun da tenim duyayım
kör olsun karanlık cevrin bileyim
bir şenlik bahçesinde oyun dizeyim
devri devran içinde mihmandar hanci...

Metin-Kemal Kahraman

Wednesday, October 04, 2006

Nasilsin?


Bugun morum, ozgurum ve asiyim. Bugun kirilmis kelepce, kesilmis parmaklik ve yikilmis divarim. En ozgur mavime en asisinden birkac ton kirmizi kattim, bugun baskaldiriyim, itaatsizim. Devrimim, mucadeleyim ve azili bir isyankarim. Bugun butun sinirlarimi yok ettim, butun kurallari kaldirdim, butun yasalari cignedim, butun inanclari yiktim, bana yuklenen butun anlamlardan siyrildim. Bugun butun mektuplarimi, fotograflarimi, notlarimi, tuttugum defterleri ve okudugum kitaplari toplayip yaktim. Mor bir duman yukselirken sonmus, kor olmus gecmisimden, arkama bakmadan uzaklastim. Elimde mor boyamla, tum gelecegi boyamaya koyuldum.

Sunday, October 01, 2006

Nasilsin?


Bugun kirmiziyim, ates kirmizisi gibi, icine birkac damla kan akitilmis. Tehlikeliyim, saldirganim ve dusmanim. Bir boga gibi ne yone bakacagimi sasirmis halde, surekli tetikteyim. Kizginim, kirginim ve yaraliyim. Yaralarimi kanatiyor, kabuk tutmasini engelliyorum. Bugun kirmizi, asi ve yirticiyim. Icimde, derinlerde degil ama hemen yuzeyde bir ates topu sakliyorum, sicagim. Bugun gecmisteyim, gecmisin tum acilari, kizginliklari ve kirginliklarini akitiyorum terimden, gozyasimdan ve nefesimden. Kirmiziyim, atesle, arzuyla dansedilen bir tangoyum, cingeneyim ve en uslanmazindan bir deliyim.

Wednesday, September 27, 2006

Nasilsin?




Bugun maviyim, gokyuzu gibi, hani acik mavi gokyuzu...Bulutsuz, sonsuz ve tertemiz. Bugun mavi gibi acik, ozgur ve sadeyim. Bugun maviyim, eylul mavisiyim, dertsiz, tasasizim. Salt bugundeyim, ne oncesinde, ne sonrasinda, ama simdideyim.

Tuesday, September 26, 2006

Daisy

(designed by evrim ©)

jai guru de va om

“jai guru de va om”


(designed by evrim ©)

Words are flying out like endless rain into a paper cup
They slither while they pass They slip away across the universe
Pools of sorrow waves of joy are drifting through my open mind
Possessing and caressing me
Jai guru deva om
Nothings gonna change my world
(Lyrics of the song "Across the Universe" by Beatles)

Friday, September 15, 2006

Nasilsin?

Nasilsin?

Bugun maviyim, gokyuzu gibi, hani acik mavi gokyuzu...Bulutsuz, sonsuz ve tertemiz. Bugun mavi gibi acik, ozgur ve sadeyim. Bugun maviyim, eylul mavisiyim, dertsiz, tasasizim. Salt bugundeyim, ne oncesinde, ne sonrasinda, ama simdideyim.

Nasilsin?

Bugun kirmiziyim, ates kirmizisi gibi icine birkac damla kan akitilmis. Tehlikeliyim, saldirganim ve dusmanim. Bir boga gibi ne yone bakacagimi sasirmis halde, surekli tetikteyim. Kizginim, kirginim ve yaraliyim. Yaralarimi kanatiyor, kabuk tutmasini engelliyorum. Bugun kirmizi, asi ve yirticiyim. Icimde, derinlerde degil ama hemen yuzeyde bir ates topu sakliyorum, sicagim. Bugun gecmisteyim, gecmisin tum acilari, kizginliklari ve kirginliklarini akitiyorum terimden, gozyasimdan ve nefesimden. Kirmiziyim, atesle, arzuyla dansedilen bir tangoyum, cingeneyim ve en uslanmazindan bir deliyim.

Nasilsin?

Nasil miyim? Bugun griyim. Yagmur bulutuyum, yoksul bir evin bacasindan soguk bir kis gecesine suzulen dumanim. Bugun griyim, is kokuyorum, biraz da islak toprak. Bugun ellerim pis, dokundugum her yeri kirletiyorum, gectigim her yerde ayak izim kaliyor, izleniyorum. Bugun gri ve yorgunum. Bugun, simdi, su an, sabaha karsi besim. Dort ton siyahima bir ton beyaz katilmis, en koyusundan bir sabaha karsiyim, usulca yagmayi bekliyorum. Kimse gelmesin, gormesin beni, merdiven altina saklanmis, ellerini dizlerine kavusturmus mutsuz bir oglan cocuguyum. Uzgunum...

Nasilsin?

Bugun turuncuyum. Icim icime sigmiyor, agiz dolusu guluyorum. Dunyadaki butun sarkilari soyleyebilir, tum danslari yapabilir, butun kitaplari okuyabilirim. Bugun kumsalda dalgalarla oynayan bir kum tanesiyim. Soguk, buzlu limonatayim, muzlu dondurmayim, ve en az hizli bir afrika melodisi kadar hareketliyim. Bugun turuncuyum, dokundugum yeri guzellestiriyor, icini kipirdatiyorum. Bugun durmadan bagimlilik yapiyorum, vazgecilmezim.

Nasilsin?

Bugun siyahim, eteklerinde yildizlar tasiyan, ay tacli bir gece prensiyim. Karanlik ve gorunmezim. Dokundugum her seyi karartiyor, siyahimda boguyorum. Bugun geceyim, bilinmezim, gizemim ve sakliyim. Korku ve endiseyim. Kabusum, karabasanim, yurekleri sikistiran kalp carpintisiyim. Mektupla gelen kotu haberim, azrailim, olumum. Bugun matemim, yurege saplanmis yumruyum, hickirigim ve en yakicisindan bir zilgitim. Iyilesmeyen bir hastaligim. Bugun zamansizim, gecmisin karanligini gelecege yansitirken ve gelecegi karartirken, ben hep kara, kapkara, komur karasiyim.

Monday, September 11, 2006

Mucizevi Mandarin

ahhhh Asli Erdogan...

Asli Erdogan'in Mucizevi Mandarin adli oyku kitabindan bir mandarinin oykusu...


"Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gel gelelim güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş."

Aslı Erdoğan, Mucizevi Mandarin

Sunday, September 10, 2006

Yagmur

ah yagmur

once bir, iki, burnumun ucuna, saclarima, koluma dokundular damlalar. Digerlerine haber saldilar sonra, toplanip uzerime saldirdilar, kacamadim. Anneleri kocaman gri bir buluttu, dogum sancisi ceken, cektikce buyuk gurultuler cikarak, siksekler cakan. Damlalarini yeryuzune dondermek icin kisa araliklarla, cigliklarla gurluyordu. Her bir yavrusunu asagidaki kizin islanmamis yerlerine gondermeye ozen gostererek. Damlalarla temizlemek icin, damlalari cogaltmak icin. Kiz, yani ben, yani o, uzun sure yerinden kipirdayamadi, kirpiklerinin arasindan suzulen damlalari seyretti; salina salina yere dususlerini, dusup de bir akintiya birakislarini kendilerini. Damla olmak istedi o an, yagmak istedi, yagip da kaybolmak, su olmak, birikinti olup bir yer catlagina sizmak istedi. bir cicegin yapragindan suzulup topragina sarilmak istedi, sarilip kaybolmak. Ama yapamadi, islandi, o islandikca bulut anne daha cok ciglik atti, daha cok dogurdu.

Kiz sonra aglamaya basladi, damlalarin annesiydi simdi, tuzlu damlalari hissettikce daha cok agladi, agladi, agladi, kendi gozyasi yagmura karisti, gol oldu, yuzmeye basladi, uzun uzun yuzdu, uzaklara, cok uzaklara gitti...

Saturday, September 09, 2006

bir varmis bir yokmus

Enfes bir kitap okuduktan sonra aldigim hazzi tarif edemem sayin blogcular. Ama bir deneyeyim, betimlemeler vereyim, tarifler sunayim, zihnimi zorlayayim. Cok lezzetli bir yemegi yavas yavas yerken ve dilinizin her bir tad alma hucresine yemegin acisinin, tuzunun, sekerinin ya da baharatinin bir cumbus icinde, harmanlasmis halde yayilmasi gibi. Lokmayi yuttuktan sonra bile bir sure etkisini yitirmeyen, yasanan haz anlarini daha sonra hatirlatan bir lezzet. Her bir lokmada yeni suprizlere gebe, mide artik kabul etmese de, doyum sinyalleri coktan beyne ulassa da bu hazzi devam ettirme cabasi. Olmadi mi, bir de soyle deneyeyim:

Ilik, ne cok sicak ne cok soguk bir havada denize uzanmis yatiyorsunuz. Deniz hafif kaldirmis sizi, ama bedenin yarisi icerde gibi; hafif dalgalarla sallaniyor. Yukarida eylul gunesi acik mavi bir gokyuzunde saliniyor rahatsiz etmeden. Deniz suyu ilik, her dalgada bedenin disarida olan bolumlerini bir sureligine kapatip, tatli tatli isitiyor. Kulaklariniz denizin icinde, hafif bir ugultuyu dinliyor ve denizden gelen sesleri. Kimi zaman uzaktaki bir teknenin denizin altindaki ugultulu ve uzak sesini. O anda denizde salinan bedeniniz kendini kaptiriyor bu sakin ahenge, hic bitmese diyorsunuz, biraksalar sonsuza kadar salinabilirsiniz.

Edebiyat, baska dunyalar gorme cabasi, bir zihin savasi, gizeme olan sevda, bolinmeyene yolculuk, zamani yitirme, zamani kavrama, doyum tad ve haz ucgeni, ugultular, sesler, gurultuler ve fisiltilar dunyasi, dogayi, insani, nesneyi, hersyeden ote insanin kendini anlama cabasi.

Bir varmis bir yokmus...
Iyiler kotu, kotuler iyiymis
Dogrular yanlis, yanlislar dogruymus
Kucuk bir kiz ilk kitabini almis eline
Okumus, okumus, okumus
Iyi, kotu, dogru, yanlis yok olmus
Geriye bir tek gecmis ve gelecek kalmis


(Elif Safak'in "Baba ve Pic" romanindan esinlenerek...)

Friday, September 01, 2006

Amerika ve ev ozlemi

Sevgili blogcularim

Yaklasik 10 gun once doktorami yapmak uzere bir sureligine Amerika'ya goc etmis bulunmaktayim. Tubitak sponsorlugunda yapacagim doktora egitimim suresince Amerika'nin guzide eyaletlerinden biri olan Iowa da yasayacagim, yasamakla kalmayip Iowa State Universitesi'de doktora yapacagim. Uzun ve acili bir surece girmis bulunmaktayim, elbette farkindayim, ancak bu farkindaligimin farkina henuz varamamis oalcagim ki, henuz bir hafta gecmis olmasina ragmen aylar gecmis gibi gelmekte ve elbet biraz da 'homesick' yani ev ozlemi cekmekteyim. Ancak sanki ev ozlemi pek da anlatmiyor bu hissi, homesick daha da uygun gibi. Yani bir nevi hastalik gibi birsey bu. Alistikca zamanla gecen, ama onceleri cok can yakan, neden geldim sorusunu yuzlerce kez sorduran ve buradaki herseyden, herkesden muthis uzaklastiran. Elbette zaman insani da bu duruma alistirarak hizla geciyor.

Bazen Amerika'da oldugumu bilmek garip geliyor. Insan ne cok sey bildigini dusunuyor buraya gelmeden once. Ne cok seyi bilmedigini farkediyor sonra. Buradaki hizli yasama ayak uydurmaya calisirken bir yandan da her isi nasil bu kadar cabuk ve cilesiz halledildigine sasiyor. gurultu ve kalabaliga aliskinken, sokaklarin bos olmasina anlam veremiyor, ve surekli kendini nerede bu kadar insan sorusunu sorarken buluyor.


Sayin okuyucum buyuk buyuk supermarketlerde gecen uzun bir hafta sonunda ne kac paradir nerde ucuzdur gibi konulara az cok hakim oldum sanirim. Odama aldigim masayi insa etmek icin 8 saat boyunca tornavida cevirdim, ornegin iyi bir yatak fiyatinin 250 dolardan basladigini, yiyecek, giyecek ve ev esyalarin kesinlikle Turkiye'den cok cok ucuz ve cesitli olduklarini bizzat tecrube ettim. Uzaklara gidip gorduklerini boburlenrek anlatanlardan degilimdir, olmamaya calisirim, ancak yurtdisina cikan her yurdum insani gibi surekli bir karsilastirmanin icinde buluyor insan kendini ki, bu kacinilmaz. Bu arada hakikaten var misiniz, yani okuyor musunuz burayi, yazdiklarimi. Oyleyse hemen simdi sayfayi kapatin, bir daha da acmayin, bu cumleden sonrasini okumayin, durun. Okuyorsunuz, durduramiyorsunuz degil mi, merak pesinde surukluyor sizi. Bilinmeyenin dayanilmaz cazibesi, beraberinde getirecekleri...Iste bu merak sayin blogcularim, bu bilinmeyen meraki belki de pesinde surukledi getirdi beni buralara, daha iyi olabilme cabasi, yuzlerce kilometre astirdi, zamanda 8 saat geriye goturdu. Simdi mi? Ne mi yapiyorum? Ozlemek disinda, ders calisiyorum, bir suru amerikaliyla tanisip sonra adlarini unutuyorum, surekli siritiyorum, surekli kosturuyorum, derdimi anlatmaya calisiyorum, farkli yiyecekler deneyip her seferinde bir daha yememeye karar veriyorum, buyuk supermarketlerde vakit olduruyorum, Turk yemekleri yapiyorum evde, Turkiye'den herkesle iletisim kuruyorum, saatlerce konusuyorum, Amerikali' lara espri yapiyorum, esprilerine guluyorum, yolda karsilastigim herkese siritiyorum sonra uzun uzuuuuun susuyorum.

Friday, July 28, 2006

www.balanuye.net

Pek muhterem blog okuyucularım. Biliyorum her yazımı sabırsızlıkla bekliyorsunuz, nacizane sizleri haketmeye çalışıyorum efem ama işte tez işleri vs derken yine yeniden karşınızdayım. Tükendim, bittim, yoruldum ama herşey rayına oturmak üzere, sormayın çok sıkıntılı günler atlattım. Ama işte şeftali yemenin en keyifli tarafı çekirdeklerine ulaşıp onu kemirdiğiniz andır ya, işte ben de atlattım sayılır, tadına varmak üzereyim hayatın, kemirmeye başladım bile. Neyse laf ebeliği aldı başını gidiyor, asıl amacıma döneyim, anılarımı bir ara paylaşırım sizlerle uç uç böceklerim.

Şimdi mühim bir haber vermek zorundayım size. Efendim benim bir yaşam koçum var, kendilerine para da ödemiyorum ayrıca. Dünyaya şaşı gözlerle baktığım sıralarda yaşamıma girmiş, o gün bugündür bıkmadan usanmadan bana birşeyler öğretmeye devam eden sevgili Çetin Balanuye'den bahsetmekteyim. Kendileri uzun uğraşlar sonucu bir web sitesi edinmiş durumda. Güzel güzel akademik çalışmalarını ve diğer yazılarını o siteden paylaşmakta. Aaaa ben ne güne duruyorum dedim, sizi forward ediyorum efem www.balanuye.net'e. Dr. Çetin bundan kelli benim blog kardeşimdir, tiz yazıları okuna, akıllara takılan bişe olursa iletişime geçile. Ben bi ara kendisinden komisyonumu tavukçuda alırım, rica ederim.

Friday, May 12, 2006

Bir ihtimal daha var, o da ölmek

Uzun zamandır yolda olmalıydı. Önceleri kalabalık bir caddede ilerlerken, tanıdık arkadaşlarla selamlaşırken, sağlı sollu ağaçların, çalılıkların sıralandığı bir yolda yürür buldu kendini. Şimdi bir şimşek çaksa, yanımdaki ağaç devrilse, kafamı ezse diye düşündü. Mümkün değil, olamazdı, kafası ezildiğinde korkunç bir görüntü bekliyor olacaktı onu bulanları. Yardımsever insanların midelerini bulandırmak istemezdi. Hava hafif kararmaya başlamış, kendi deyimiyle grileşmişti heryer. Karşıdan gelen arabayı sesinden tanıdı. Beyaz eski bir Anadol. Şimdi bu eski ve yorgun Anadol -hiç hali yok aslında yavaş yavaş yavaş ilerliyor- birden freni patlasa, önce ön tekerleri kollarının üzerinden gecse, sonra ağır arka tekerleri tam göğsünün üzerinden geçerken kalbini sıkıştırsa ve durdursa. Çok klasik bir senaryoydu, klasik bir ölüm biçimi, daha yaratıcı oolmalıydı. Anadol seçimi de yanlış olabilirdi. Yürümeye devam etti, grilik gittikçe artıyor, ortalığı kaplayan sisle 1 metre ötesini ancak görebiliyordu. Sisli bir havada ölmek, çok gizemli, çok heyecanlı olurdu. Birden tanımlayamayacağı bir hayvan çıkıverdi önüne, bir pençesini yüzüne savurdu, tırnaklarının açtığı yaralardan kanlar fışkırmaya başladı, daha sonra korkunç hayvan onu yemek üzere üstüne atladı, bilincini kaybetti. Güzel bir ölüm şekli olabilir diye düşündü, hem besin zincirine de bir faydası olacaktı, bir yem olup, hayvan, tarafından sindirilecek, kötü kokulu bir dışkı olup çiçek tohumlarını besleyecek, sonra da küçük güzel bir papatyaya can verecekti. Çok romantik oldu sonu, bunu da beenmedi, yoluna devam etti. Uzaklardan gelen hortumun sesini duyar gibi oldu, hortumun herhalde uğultulu bir sesi olmalıydı, bilemiyordu, hortum önüne çıkan herşeyi içine alarak ona doğru ilerliyordu, ayakta duramaz hale geldiğinde kendini hortumun içinde buldu. Yalnız değildi, bir sürü hayvan, insan, çer çöp hortumun içinde dönerek yolculuk ediyordu. Bu hızda, bu gürültüyle dönerken kimseyle muhabbet etmek mümkün değildi, ayrıca ölmek için kafasına birşeyin çarpmasını bekleyecekti. Sıkıldı, yoruldu. Yol kenarına oturup bir sigara yaktı, karnı da iyice acıkmıştı, tam yanında zehirli olması gereken bir mantar gördü, yesem, zehirlensem ve tatlı bir uykuya dalsam diye düşünürken, sonrasında tatsız birşey yiyerek ölmenin gereksiz olduğunu düşündü. Vişneli cheese cake yiyerek örneğin, zehirlenmek en güzeli olurdu. Mantarı boşverip yanındaki güzel papatyayı kopardı, ağzına attı, büyük bir keyifle çiğnedi. Bir yandan yürürken bir yandan papatyaya hayat veren zinciri düşündü. Yüzünde anlaşılmaz, garip bir gülümseme vardı.

Thursday, April 27, 2006

Alış-Veriş

1. gün

Uzun, karmaşık bir liste tutuşturdular eline, alışveriş listesi. Alınacak bir sürü şey, gerekli, gereksiz, tüketilmeye şimdiden hazır. Ne zaman alışverişe çıkacak olsa aklından alacaklarının biteceği, modasının geçeceği, çürüyeceği ya da bir gün ya yok olacakları ya da artık kullanılmaz olacakları fikri geçer. Sonra herşey anlamsız gelir, bu anlamsızlık her hücresine yayılanbir üşengeçliğe dönüşür sonra, kolunu kıpırdatacak hali kalmaz, ama olması gereken, gerektiği bilinen, onaylanan şimdi kalkıp yola koyulması, listedekileri eksiksiz almasıdır. Alış-Veriş, bir alma ve verme eylemi, önce bir “şey” alma daha sonra bir “şey” verme. Ya da tam tersi. Ve bu iki şeyin çoğunlukla birbirine denk olması, ya da denk olduğunun iki eylemi de gerçekleştirme adına o anlık kabul edilmesi, razı olunması da diyelim. Yoksa alınan “şey” verilen “şey” den daha değerli olabilir, verdiğimiz şey onu haketmeyebilir. Ya da daha çoğunu verebiliriz. Biz şimdilik denk olduklarını düşünüp onu alışverişe gönderelim. Ama almak için vermesi gerekenleri de cebine koymayı unutmayalım, kontrol edelim, sağlamasını yapalım.

Alışveriş listesi:

27 Nisan 2006-23:27
Alınacaklar: Zaman
Verilecekler: Uyku, Sırt ağrısı, Göz yanması