Thursday, February 19, 2009

William Gibson ve Neuromancer

Bugun yine yapmam gereken islerin arasinda bogulmaktan kendimi biraz baska okumalara vererek kurtuldum (sayilir). Doktora yapmanin en sikici yani, bilimsel makale yazma ve okuma seyleri disinda baska edebi zevklere vakit ayirdiginda, insanin kendisini suclu hissetmesi. Isin tuhafi bu sucluluk duygusu tv izlerken ya da internette dolanirken ortaya cikmazken, insan ruhunu oksayan, zenginlestiren ve buyuten eserleri okurken ortaya cikiyor. Sanirim doktora insanin entellektuel gelisimini belli alanlarda kisitliyor...Ben bundan elimden geldigince kacmak istesem de, arada sagdan soldan yakalaniyorum iste. Ama yeni bir kitaba basladim sayin okuyucu, William Gibson' un Neuromancer'i. Pek Science Fiction fani olmasam da, uzun zamandir hasir nesir oldugum bu teknoloji dunyasinda, William Baba'yi henuz okumamanin suclulugu vardi elbette bunyede. Gibson'in 1984'de yazdigi kitap ilk cyberpunk kitabi olmakla birlikte, daha o zamanlar kimsenin aklina bile getirmedigi "sanal gerceklik", "siberalem" (cyberspace), yapay zeka, genetik muhendisligi gibi gibi konulari okurla tanistirmakta imis...Huzurlu okumalar efem...

Saturday, February 14, 2009

RJD2 - 1976

Beni taniyanlar bilirler, rastlantilarin buyusune kapilip gittigime, rastlantilara gonulden inandigima...Bu konuda beni elestiren bir arkadas, birgun, yasamimizda olan herseyin aslinda gecmisin bir sonucu oldugunu, veridigimiz, veremedigimiz kararlarla bir sekilde o rastlanti diye adlandirdigimiz durumlara aslinda kendi secimlerimiz dogrultusunda geldigimizi gayet felsefik bir bicimde aciklamisti. Bugun last.fm dinliyorken, massive attack radyosuyla hasir nesir olayim dedim. Arka fona aldigim muzikle calismama sessiz sessiz eslik ediyordu. Bir anda cok tanidik ve buyuleyici bir parcayla donakaldim. Rastlanti mi degil mi derken, hemen googlelayip bir de videosunu seyrettim. RJD2'nun 1976 adli parcasi, Istanbul Istanbul diye sesleniyordu, almanca sozleriyle ve klipteki kuba resimleriyle. Klibin grafikleri ve fotograflarin sunusu ayri bir guzellik, beni buyulemeye yetti. RJD2 hakkinda bir iki album dinledikten sonra yazayim diyorum ama o zaman kadar da sizi bu muhtesem kliple basbasa birakiyorum sevgili seyirci...

Monday, February 09, 2009

Katie Melua-Piece by Piece

Son zamanlarda surekli dinledigim album, Katie Melua'nin Piece by Piece adli mustesna eseri. Shy Boy u gunde 10 kere dinlemekten ben bikmadim, arkasina Piece by Piece'i ve Nine Million Biycles'i eklemeyi de. Bir yerlerden bulabiliyorsaniz, jazz ve blues hayraniysaniz, Katie Melua dinlemelisiniz sayin okur...

Katie Melua asil adi Ketevan olan Gurcistan asilli bir muzisyen. Gurcistan'da dogup, sonra Irlanda'ya goc etmis, sonrasinda da Ingiltere'de buyumus kendisi. Katie Melua parcalari enteresan sarki sozleri, gitar ve piyano ritmleriyle birlesince kendisini bu genc yasta sohrete kavusturmuslar. Simdi asagida videosunu paylastigim Shy Boy performansini da butun utangac adamlara adayalim efem...cogu adam goz suzer, yalanlar soyler, reklam yapar, amma ve lakin Katie Melua utangac adam sever...

Monday, February 02, 2009

The Myth of Sysiphus


Uzun yillar masallarla buyuyen, kendini masallarla avutan bir cocuk oldugum icin belki, buyuyunce mitolojiye merak sardim. Kucukken Ilyada'yi elimden dusurmez, yeniden okur, sayfalardaki resimleri hayal ederdim. O siralar Kasabamizdaki Bagbozumu senliklerinde, eski yunan tanricalari gibi giyinir, basima asma yapraklarindan tac takar, anne ve babamin sokaklarda kurulan ficilardan, toprak canaklarla sarap icmelerini hayranlikla seyrederdim. Simdi cocukluk da geride kaldi, Dyanisos senlikleri de...Her ikisi de zayif bellegimin mutlu bloklarina yerlesirverdiler. Ama ben hala mitoloji okumaya devam ediyorum.

Hem Camus hayrani olup hem de "The Myth of Sysiphus" henuz okumamis olmami son birkac yildir pesinde kosturdugum doktoraya baglayabilirim, ya da tembelligime. ama iste Camus atesi yine yakmaya basladi sanirim beni, elime aldim The Myth of Sysiphus'i.

Camus The Myth of Sysiphus'de Sysiphus'u ve cektigi sikintilari yeniden hatirlatir insanogluna...Sysiphus elbette eski yunan tanrilarinin gazabina ugramis zavalli bir olumludur. Olumlulerle sevisen, dalga gecen, acimasizca cezalandiran oyunsever tanrilarin gazabina...Atlas'in sirtinda dunyayi tasittiran, Prometheus'u insanogluna atesi getirdigi icin kayalara baglayip sonsuza kadar cigerini kargalara yedirttiren zalim tanrilar...

Sisyphus da iste bir nedenden dolayi tanrilari kizdirdir ve cezasi agir olur. Sisyphus kocaman bir kayayi Olympos daginin tepesine cikarmaya mahkum olur. Tam tepeye ciktigi an tanrilar kayayi asagiya yuvarlarlar ve zavalli Sisyphus kayayi yine yukari tasir. Umutsuz isgucunden daha agir bir ceza olabilir mi? Ayni noktaya gelecegini bile bile kayayi yine yukari tasiyan Sisyphus mutlu mudur? Sisyphus bu durumun sacmaliginin farkina varan mutlu bir insandir. Bu absurd durumda bos yere umutlanmaktansa, durumun absurdlugunu kabullenen, anlamsizligi yenen bir kahramandir.

Kendi dunyamizda tasidigimiz kayalari dusunursek, umudu birakip hayatin absurdlugunu kabullenmek bizi nasil mutlu eder?

Tuesday, January 27, 2009

Thursday, January 08, 2009

Power of the Gospel

Gun icinde pek cok muzik turu ile hasir nesir olurum. Bu sabah Nur'u birakirken ornegin Queen'in best of albumu esliginde bagira bagira yollarda dolandim. Yollara, yolculuklara en cok yakisan albumlerden biri...Simdi de gun ortasinda Ben Harper'in uzun suredir rafda duran albumunu yeniden cikardim ortaya, Fight for Your Mind. Hareketli ritimler ve harika gitar vuruslariyla dolanirken hulyalarda, bir an daha once pek de dikkat etmedigim Power of the Gospel saheseri ile karsilasiverdim. Loopa pek yatkin olan bunyem, bilmem kacinci kez ayni parcayi dinlemekten yorulmadi. Buyrun efendim biraz da sizi kanatlandirip, havalarda ucuralim.


Wednesday, December 24, 2008

Forró ve Brezilya nagmeleri

Bir suredir Manu sayesinde hayatimda Brezilya ruzgarlari esmekte. Bir yandan hindistan cevizi aromali karides yerken gece gunduz kahve icmekte, arada iki tek Cachaça atmaktayiz. Ve elbette muzige dayaniksiz bunyem, Manu'nun tanistirdigi birbirinden guzel CD'lerle gonul tellerimi titretmekte. Son gunlerde surekli dinledigimiz ve dansettigimiz Forro'dur sayin okuyucu bu yazinin konusu.

Forró Brezilya'nin kuzey dogusundan populer olan dans turu. Dans esliginde dinlenilen muziklere de forro deniliyor. Genellikle akordeon, zabumba ve metal ucgen ile calinarak icra edilen muzik turu kuzeyden guneye indikce bicim degistiriyor. Forro'nun babasi Luiz Gonzaga'nin bu muzigin gelisimi ve yayiliminda etkisi buyuk. Forro sarki sozleri genellikle ask, kiskanclik ve eski sevgiliyi hatirlama, yad etme temalari uzerine yaziliyor. Kimi zaman da kuzeyden guneye is bulmak icin gocmek zorunda kalanlarin ev ozlemini de yansitiyor.

Forro denince akla Luiz Gonzaga geliyor once. Brezilyalilarin tabiriyle Forro'nun krali. Forro'nun farkli hizlarda uc cesit ritmi bulunuyor. Xotem, yavas hizli; baiao, orijinal forro ritimi ve arrasta-pe ucunun en hizlisi. Forro aslinda bir esli dans turu, adimlar salsaya benzese de onun kadar kivrak degil dans figurleri. Manu'nun da dedigi gibi bacaklarin alt kisimlari yani, patetesler, cok agir olacakmis dans ederken.

Beni Forro'da buyuleyen cok sevdigim akerdeon nagmelerinin olmasi. Bir de garip bicimde eglenceli ritmine ragmen huzunlu olmasi. Meshur Asa Branca adli parcada oldugu gibi:

Eve donecegim, yagmur damlalari dustugunde corak kuzeydogu topraklarina
dondugumu bileceksiniz, yalnizca yagmur yagdiginda gorunen Asa Branca kuslari ottugunde...

Iste huzurlarinizda Forro'nun krali Luiz Gonzaga ve "Asa Branca"

Monday, December 22, 2008

Mysteries

Evet, uzun zamandir Brit Rock golgesindeyim, beyin uyusuklugu icinde bir saga bir sola savruluyorum. Yillar once Portishead ile bir Ankara yazinda garip bir yolculuga ciktigimi animsiyorum. Kucuk bir kasetcalar ve Strangers albumu ile butun bir yazi gecirmistim eski ve kirik dokuk bir evde. Garip bir bicimde sarip sarmalayan, usuten ama hep bagimlilik yapan bir albumdur Strangers. Simdilerde ise bir suredir rafa kaldirdigim bir baska album yeniden karsima cikti. Portishead'in solisti Beth Gibbons ve Talk Talk grubunun bascisi Rustin Man'in albumu Out of Seasons. Albumu dinlerken etrafta tavsanlarin zipladigi, kuslarin ottugu sari bahar cicekleri ile orulmus bir tarlada ziplayarak saga sola agir cekimde kostugumu hayal ederim. Ya da uyumadan once albumu loop'a aldigim bir gece boyunca boyle bir dusun kahramani oldugumu animsiyorum. Albumun en dussel parcasi ise Mysteries efendim, buyrun, guzel dusler...

Sunday, December 21, 2008

Filler ve cimen


Bir suredir ulkemin gundemini isgal eden ergenekon davasi hakkinda bir iki kelam edeyim dedim. Insan uzakta olunca, yasananlari bir film izler gibi seyrediyor. Memleketten uzakta boylesi bir yabancilasma bir yandan duygusal baglari zayiflatirken bir yandan da nesnel degerlendirmeye olanak sagliyor. Basindan takip edilen bu sanal izlek ise durumu askerlerin, yazarlarin, muhim buyuklerin de icinde oldugu bir grubun akyp'ye karsi bir darbe hazirliginda oldugu seklinde ozetliyor. Darbe hangi bicimde gelirse gelsin ulkenin tarihini 10-20 yil geriye goturur ve halkin her yonden gelisimine ve ozellikle sol dusunceye bir balyoz gibi indirilir. Hicbir darbe yasanilan sorumlara cozum getirmez, aksine sorunlari cozmedigi gibi yeni sorun kaynaklari uretir, halki uyusturur, devrimci fikirlerin gelismesini durdudur. Ben yaratilan onca safsatanin ve gurultunun ardindan yine de bir darbe olabilecegini dusunmuyorum. Halihazirda oynanan oyunda butun oyuncular uzerlerine dusen rolleri yeterince iyi oynamaktadirlar zaten, bu duzeni altust etmeye gerek bulmaz sevgili guc odaklari. ABD destegiyle kirbacini saga sola savuran liberal islamci bir hukumet ozellestirmeden halkin yoksullasmasina kadar her konuda bilincli adimlar atiyor zaten. ABD destegi olmadan herhangi bir darbe olamayacagi icin ulkemizde, kimi solcu amcalarimiz ve teyzelerimiz demokrasi oyununa kendilerini kaptirmis gorunuyor, bu gerceklesme ihtimali zayif senaryonun saksakcilari oluveriyorlar. Bu taraf tutma oyunuyla, filler dovusurken yine ezilen zavalli ve sessiz halk oluveriyor. Sol bu tartismada kutuplara taraf olmak yerine, alternatif cozumler ureterek bu senaryoda kendi rolunu bir turlu belirleyemiyor. 12 eylul ardindan darbenin sonuclarini orduya yikmak, magdur edebiyati yapmak yenilgiyi kabul etmek solu ne kadar ileriye goturur? Daha da otesi sol sorumluluklarini nasil yerine getirir, nasil cozumler uretir?

Kafasi karisik bir memleketiz vesselam. Uzun yillar memleket uzerine orulen ordusal aglara bir yandan yaslanirken bir yandan da sola yaptiklarindan dolayi nefret etmekteyiz. Kafa karisikligi beraberinde cozumleri geirdiginde iyidir, diger turlusu kendi kucuk coplugunde cirpinmaktan ve kirlenmekten baska nedir ki??

Tuesday, December 16, 2008

Persepolis



Daha once cember metaforundan bahsetmis olmaliyim. Dun kendisini bugun de ekstralarini izledigim bir sanat eseri, harika film Persepolis'te yine bu metafora takildi kaldi aklim. Cemberin icinde ve disinda olma durumu, icinde olup disinda aklini birakma halleri.Memleket ozlemi tam da bu cemberin icinde olup disina hasret olmaktir belki. Persepolis'i once Guler onermisti bana, alip okumami. Gecen gun dvd'sine denk geldim.

Persepolis Marjan Satrafi'nin anime otobiyografik hikayesi. Siyah beyaz flashback lerle Iranli bir kadinin 80'ler ve 90'larda Tahran'da ve Viana'da gecen cocukluguna ve genc kizligina yolculuk ediyoruz filmde. Marjane Satrapi Iran'da hem Sah rejimine hem de Islam cumhuriyetine karsi cikan devrimci bir ailede buyuyor. Filmde hem Marjane'nin cocuklugundan itibaren sahit oldugu bir ulkenin degisimimi hem de kendisinin bu karmasa icinde cocukluktan genc kizliga evrilisini izliyoruz.

Bu tur filmlerde mesaj kaygisi gutmeye calisan yazarlarin aksine, Marjane taraf tutmadan gercegi izleyiciye etkileyici ve acik bir bicimde sunuyor. 1979'da peygamber olmayi hayal eden kucuk kiz daha adil ve ozgur bir Iran icin cabalayan ailesinin dusuncelerini anlamaya calisiyor. Cok sevdigi komunist amcasi Anoosh komunist oldugu icin hapiste yatarken ve daha sonra olduruldugunde, Marji cok kucuk yaslarda gercekle yuzlesiveriyor. Ailesinin hayalleri koktendinciler basa gelince yikilsa da hepbirlikte bu toleransi dusuk rejimde kendilerine bir yer bulmaya calisiyorlar. Marji bu baskici ortamda elbette kosesine cekilip sinmek yerine, kendi ozgurlugunun pesine dusunuyor, yasak oldugu halde sokak saticilarindan gizlice heavy metal kasetleri alarak ya da rejimin ogretilerini dikte ettirmeye calisan ogretmenlerine karsi cikarak.

Ailesinin israriyle Iran'i terkeden radikal ve punkci Marjane Viena'da bir yandan sonsuz ozgurlugun tadina varirken, bir yanda da aile ozlemiyle, cevresindeki onyargili insanlarla basa cikmaya calisiyor ve elbette her zaman "kendisine karsi dogru olmak" icin cabalayarak . Asik olup sokaklara dusuyor, depresyonun, caresizligin ve olumun kiyilarinda dolasiyor. Filmde sonralari biraz daha buyumus bir Marjane izliyoruz. Evlenip bosanan, sisteme karsi cikan, Iran'da devrim sonrasi kadin olmanin gucluklerini yasayan ve sonra yeniden ve bir daha donmemek uzere ulkesini terkeden Marjane...

Film Marjane'nin kisisel yasamiyla Iran bu onemli devresi islam devrimi ve 7 yillik Irak savasi surecini surukleyici ve dokunakli bir bicimde izleyiciye sunuyor. Filmdeki diyaloglar Marjane'nin etkileyici mizahi, derin ve guclu gercekci anlatimi ile birleserek film sonrasinda uzun sure akilda yankilaniyor.

Filmin buyuk bolumu asil cizgi romanlarda oldugu gibi siyah ve beyaz. Dvd'nin extralarinda filmin yapim asamasi ayrintili bir bicimde anlatiliyor. Ve elbette bir kez daha anime film emekcilerine hayran kaliyoruz. Elle yapilan cizimlerden seslendirmelere kadar Fransiz cizgi filmciler bir sahaser cikariyorlar ortaya.

Filmi izledikten sonra bir kez daha cekip gitmeye pek alisik bunyem, arkasina bakmadan bu steril ortamdan bir an once uzaklasip, Paris yollarina dusmeye heveslendi. Ne diyelim, bir sonraki bahara...

Sunday, December 07, 2008

Sosyal Aglar


Sosyallesme, iletisim, paylasim, isbirligi vs vs... Sosyal aglar bir suredir hayatimizda onemli bir yer teskil etmekte, simdiye kadar hic olmadigi kadar baglanti kurma ihtiyaci hissetmekteyiz. Baglanma (connectedness) merakin disavurumu mu yoksa bir kendini gosterme cabasi mi (narsism)? Facebook gibi sosyal ag siteleri sosyal iletisimi baska bir boyuta tasimis gibi gorunuyor. Sanal alemin ucsuz bucaksiz tarlalarinda karmasik bir ag kuruyoruz, paylastigimiz kisisel bilgilerimiz, fotograflarimiz, yaptiklarimiz ve uyesi oldugumuz gruplarla. Bu gibi bilgiler digerlerine (otekilere) bizim nasil bir insan oldugumuz konusunda ipuclari veriyor. Agimizdaki arkadas sayimiz, populerligimizi; icinde bulundugumuz gruplar etiketlerimizi; paylastigimiz fotograflar ne kadar mutlu oldugumuzu; ekledigimiz muzikler ve videolar "ince" zevklerimizi yuzeysel bir bicimde anlatiyor "digerlerine". Bu aglardaki "bizler" Sailorville'deki gibi hep gulen, guzel giyinen, gezen tozan, cevresiyle gayet iyi sosyal ilsikiler kuran, seven, sevilen insanlar oluveriyoruz. Belki de gittikce aynilasiyoruz...ve o cok sevdigimiz kim, kimle, nerede, ne yapmis oyununun kahramanlari oluveriyoruz. Ben bir sure once, bu oyundan ciktim ve facebook profilimi kapattim. Simdi asosyal (!?), baglantisiz, paylasimsiz, habersiz ama keyifliyim.

Isin bir de guvenlik boyutu var efendim. Animsarsiniz, MIT'den yine pek zeki iki ogrenci ders projeleri kapsaminda yazdiklari bir kod ile 70.000 facebook profilini toplamislar. 3. parti uygulamalarina pek de mudahele edemeyen facebook, bu uygulamalar yoluyla ele gecirilen bilgileri de kontrol edememekte. Isverenler artik alacaklari elemanlarin once facebook profillerini ziyaret etmekte, universiteler ve liselernde ogrencilerin facebook'a koyduklari uygunsuz videolar ve resimlerle mucadele etmekte. Facebook elbette bu alandaki tek isim degil, farkli ulkelerde farkli sosyal ag siteleri tercih edilmekte, ornegin Orkut Brezilya ve Hindistan'da yaygin olarak kullanilmakta. Facebook'a ek olarak belli bir temasi olan sosyal aglar da gittikce populer olmakta, ornegin muzik konusunda last.fm, edebiyat konusunda goodreads.com ve profesyonel network konusunda linkedin. Second Life ise olayin uc boyutlu dunyasi...

Sosyal aglar gittikce bireysellesen ve yalnizlasam modern insanin bu gerilimden kurtulmak icin buldugu bir rahatlama yontemimi mi acaba?

Friday, December 05, 2008

Paint it Black

The Rolling Stones, rock muziginin gelmis gecmis en iyi grubu...1962'de Londra da tohumlari atilan grup, rock muziginde blues, country, folk, reggae ve dans ruzgarlari estirmis bize unutulmaz parcalar emanet etmislerdir. The Rolling Stones grubundan Paint it Black adli mustesna parcasini siz sevgili dinleyicilerime armagan ediyorum efendim. Mick Jagger ve Keith Richards'in 1966 yilinda yazdigi bu essiz parca pek cok grup tarafindan da coverlanmis. Full Metal Jack'i izleyenler animsar ya da Seytanin Avukatini... en guzeli de iyi gitar calan bir arkadastan sarkiyi gitar solosuyla dinlemektir sanirsam, hafif hafif hmmm hmmm hmmm esliginde. Calanlara selam olsun.

i look inside myself and see my heart is black
no colors anymore i want them to turn black
maybe then i'll fade away and not have to face the facts
it's not easy facin' up when your whole world is black..

Haydi butun kapler karalara baglansin, butun renkler solsun, gerceklerin ustu kapansin, tum dunya siyaha boyansin....

Sunday, November 30, 2008

Orlando Hatirasi

Insan nasil olebilir, yasamak bu kadar guzelken

Söyle sevda içinde türkümüzü
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan dallarla, bulutlarla bir,
Aynı mavilikten gelmiştir
İnsan nasıl ölebilir
Yaşamak bu kadar güzelken?


Fazil Husnu Daglarca'nin cocuklugumdan beri zihnimde yankilanip duran bu unutulmaz dizeleri... Ezbere yatkin olmayan bellegim, bir bicimde bu dizeleri yineler durur, en cok da umutsuz oldugum anlarda. Umutsuz olmak icin pek cok neden var, bilirsin...en son Virgina'da universite katliamina bu kadar uzulmus, o siralar dinledigim Blonde Redhead albumunu bir daha dinleyemez olmustum. Acidan kacmanin en kolay yolu, o siralar dinlenilen muziklerin rafa kaldirilmasidir sanirim...bir de esyalarin atilmasi, resimlerin yakilmasi. Simdi yine gectigimiz gunlerde Bombai'deki saldiri ve olen onca insan, rastladigim birkac resim o umutsuzlugu geri getirmis durumda. Kendi kendime yasadigim bireysel mutluluklar ya da mutsuzluklar bir trajedilerin yaninda onemsiz kaliveriyor...bir yandan da son gunlerde surekli dinledigim, guzel kis albumunu, Isobel Cambell ve Mark Lanegan'in Ballad of the Broken Seas'ini bir kenara birakmak istemiyorum.

Fazil Husnu, yasam bu kadar guzelken olmenin anlamsizligini belirtse de, bir yerlerde birileri oluyor, her olum erken olum oluyor...bir yandan da yasam tum bunlara hic aldirmadan devam ediyor.

Saturday, November 22, 2008

"Gibi yapmalar" cumhuriyeti

Bir suredir sevgili ailemin dogum gunum icin bana memleketten gonderdikleri Masumiyet Muzesini okuyorum yasadigim sehrin her bir koresinde. Sevdigim bir tatliyi yerken yavas yavas bitmemesini ister gibi kitabi azar azar ve yavas yavas okuyorum. Bir kac sayfa okuyup, kahvemden bir yudum aliyor, bir kahve evindeysem o anda etraftaki insanlari izliyor, mekandaki objeleri tek tek gozden geciriyorum. Masumiyet Muzesi'nde Orhan Pamuk'un her bir esyaya yukledigi anlami, her birinin tarihini ve yasamdaki izlerini ince ince isledigi gibi, etrafimdaki seyler ve insanlar bana o an gozlemlenmesi gereken pek muhim seylermis "gibi geliyor". Simdi kitabin 438. sayfasindayim ve yazarin bahsettigi "gibi yapma" durumu bir an aklima takildi ve kitabi koltugun uzerine koyup bir sure dusundum. Basimi sevirdigimde perdesi sonuna kadar acilmis balkon cami'ndan disarida azar azar yagan kari izledim biraz. Okudugum kitaplarda yazarin kullandigi dil, kitabi okudugum sure boyunca beni hep etkilemistir. Kitap bitene kadar o dilin etkisine kapilir, yasami bir kitabin kahramani gibi yasadigimi hayal ederim hep. Iste tam da o siralar kitaptaki ince betimlemeler benim gozlemlerimi etkiler, dunyaya ya yazarin ya da kitaptaki bir kahramanin gozlerinden bakiyormus hissine kapilirim. Simdi de bu yazida kullandigim dil, muhtemelen Orhan Pamuk'un benim uzerimdeki hakimiyetinin bir sonucudur. Zavalli bir okur oldugumu biliyor ve asil konuya geciyorum...gibi yapmalar...

Gibi yapma kulturu bizim ulkemizde, ozellikle geleneksel rituellerin moden yasamin beraberinde getirdigi davranis bicimleriyle catistigi topumlarda yaygin oldugunu dusunuyorum. Degerlerimizi korumaya calisirken bir yandan da bu yeni ve hizli yasamin yeni degerlerine ayak uydurmakta zorlaniyor gibiyiz. Saygi geregi dinlememeiz gerektigini biliyor, bir yandan da aklimiz baska yerde oldugu icin dinler gibi yapiyoruz. Orhan Pamuk muzenin 439. sayfasinda Fusun'un babasinin yaninda sigara icerken bir yandan da bunu saklama geregi hissettigini, sigarasini saklayarak ictigini ama herkesin bundan haberdar oldugunu bu gibi yapma kulturune ornek gosteriyor. Tipki anne babamiza soyledigimiz yalanlari herkesin bildigi halde, bilinmiyormus gibi yaptigimiz gibi. Sevmedigimiz halde seviyormus gibi yaptigimiz sevgililer gibi, begenmedigimiz halde iltifatlara bogdugumuz yemekler gibi, kavga etmek isteyip uslu cocugu oynadigimiz anlar gibi ya da kendimizin ne halt oldugunu bildigimiz halde baska bir insan oldugumuzu dusunmemiz gibi. Belki de bu "gibi yapmalar" yasami kolaylastiriyor, catismalari azaltiyor ve bize iyi geliyordur. Gibi yaparak sucluluk duygusundan ariniyor, kendimizi rahatlatiyoruzdur belki. "gibi yapmalar" cumhuriyetinde mutlu olmak icin baska secenegimiz yoktur belki de...

Monday, November 17, 2008

Artvin, uzak memleket

Ilk ne zaman gittim tam animsamiyorum Artvin'e. Annemin memleketi olmasi sebebiyle gitmesek de gormesek de sik sik, hep bir bicimde Artvin yasamimizda onemli bir rol oynamistir. Ben de uzun yillar nereli oldugum soruldugunda isime geldiginde Artvinliyim derken, aslinda bunun ne kadar onemli oldugunu kavrayamiyordum belki de. Oysa her Artvin'li nerde yasarsa yasasin memleketini de beraberinde getirir, buyuk bir ozlemle yasar ve ne yapar ne eder bir sekilde kilometrecelerce yol katedip memlekete gider. Artvin, sehir merkezi Coruh nehrine bakan kayalarin uzerine kurulmus, sehir cevresi ise inisli cikisli tepelere, daglara ve yuksek yaylalara kadar yayilmistir. Birinci dunya savasi oncesinde pek cok Ermeni'nin yasadigi sehirde simdi Turkler cogunlukta olmak uzere, Gurculer, lazlar ve Hemsinliler yasamaktadir. Artvin kelimesi Ermenice kokenlidir olup orijinali Artavani "berekeli bolge" anlamina gelir. Osmanli Imparatorlugu doneminde Livane bolgesi diye de adlandirilan sehir ayrica Coroksi, Corok, Kollhis ya da Livane adlarini da almistir onceleri.

Annem Artvin'in Ardanuc ilcesi dogumludur. Cocuklugu yaylalarda, yayla evlerinde gecmis, artvin oyunlariyla dansetmis, cam sakizi toplamis o serin sularinin ve lezzetli donerlerinin tadini bir turlu unutamamistir. Memleket sozcugu belki de en cok Artvin'e yakisir. Memleket Artvinlilerin hala dillerde dolanan deyislerinde, sozcuklerde, aksanda, yaz icin yapilan planlarda, orada hala yasayan dedeler ve ninelerde ve "eve" olan ozlemde, tepilen horonlarda, agizlarda dolanan melodilerde surekli hissedilir. Ben de bir sekilde bana annemden bana miras kalan memleketi, Odtu'de basladigim Artvin halk oyunlariyla kesfettim. Artvin dogasinin, enerjisinin ve tezcanliligini en iyi anlatan dansidir sanirim bir de turkuleri.En iyisi bir cilveloy soylemek ve oynamak beraberinde, yaslisi, genci el ele, Artvin;'in tozlu topraklarinda, davul, zurna, tulum esliginde ya da cok uzaklarda Izmir'de bir evin bahcesinde bir Artvin halk oyunlari kaseti esligiyle.

indim Dere Irmağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Zeytin Dalı Kırmağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Geldim Seni Almağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Başladın Ağlama (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)

Nayda Nayda Nanay Da Hoy Nanay Da
Cilveloy Nanay Da




Artvin Ardanuc

Tuesday, October 21, 2008

Erkenden gidenler


Jeff Buckley: Muzisyen, grup arkadaslarinin New York'tan donmesini beklerken, Wolf nehrinde bir aksam bogulur. Bedeni 4 Temmuz, 1997'de bulunur. Arkasinda harika Grace albumunu birakarak goc eder.






Sylvia Plath: Amerikali sair ve yazar. 11 Subat 1963 sabahi, cocuklarinin odasina ekmek ve sut birakip, kapilari sikica bantladiktan ve islak havlularla bosluklari kapattiktan sonra kafasini firinin icine sokar ve gazi acar. Arkasinda "yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var..." dizelerini birakarak uzaklasir.







Kurt Cobain: Irlanda-Amerika kokenli 20 Subat 1967 dogumlu Amerikali muzisyen, Nirvana grubunun belkemigi. 8 Nisan 1994 gunu, cansiz bedeni Lake Washington'daki evinde evine guvenlik sistemini onarmak icin gelen bir elektrikci tarafindan bulunur. Cenesine dayadigi bir silahla intihar ettigi soylenir intihar notunda su sozleri birakarak: "Ne yazmaktan, ne muzik yapmaktan ne de dinlemekten heyecan duyuyorum...uzun yillardan beri..." Gunlerdir evde cansiz yatan bedeninde yuksek miktarda eroin ve Valium bulunur.






Nilgun Marmara: Turkiye'li sair, yazar. 13 Ekim 1987'de evinin balkonundan atlar. Sylvia Plath hayranidir, "sylvia plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" adli tezini ve daktioloya cekilmis siirler, metinler ve kirmizi kahverengi defteri birakarak arkasinda bir hiclige dogru yol alir.






Ernest Miller Hemingway: Yazar ve gazeteci. 62. dogumunune birkac hafta kala basina bir silah dayayarak yasamina son verir. Yeni nobel almistir, artik daha iyi yazamayacagini dusunerek yasamaya gerek gormez ve arkasinda Silahlara Veda'yi birakarak terkeder bu dunyayi.








Yavuz Cetin: 1970 Samsun dogumlu gitarist, muzisyen. 15 Agustos 2001'de Bogaz Koprusu'nden atlayarak kendini bosluga birakir. Belki de bir yerlerde Jeff Buckley'le bulusmus gitar nagmeleriyle demleniyorlardir, kim bilir...






Sarah Kane: 3 Subat 1971 dogumlu Ingiliz oyun yazari. Oyunlarinda arzu, aci, fiziksel ve psikolojik iskence ve olumden bahseder. Uzun yillar depresyonla mucadele eder. 1999 yilinda once yuksek miktarda ilac alir, kurtulur, iki gun sonra da London King College Hospital banyosunda kendini asar. Oldugunde "28" yasindadir.





Jacques Mayol: 1 Nisan 1927 dogumlu dunya serbest dalis rekortmeni. 100 metre serbest dalis yapan ilk dalgic. 1955 yilinda bir akvaryumda dalgic olarak calisirken yunuslarla tanisir. Tanistigi Clown adinda disi bir yunusla yakinlasir, su altinda nasil davranmasi gerektigini ve sualtina uyum saglamayi Yunuslar'dan ogrenir ve Homo Dolphinus felsefesini gelistirir. 22 Aralik 2001'de 74 yasinda Italya Elba'da kendini asar ve sonsuz derinlige dogru yol alir. Kulleri Tuscany kiyilarina savrulur.

Saturday, October 18, 2008

Samed Behrengi


Ben okumaya ilk cocuk masal kasetleriyle basladim...Henuz okumayi ogrenmemistim o zamanlar. Babamin bana aldigi masal ve oyku kasetlerini dinlerken, hayal alemlerinde sozcuklerde gezindim once. Nasil yazildiklarini bilmeden, dinledigim oykulerin resimlerini dusleyerek. O siralar hep babamin kalin kitaplarini kurcalar, onun ilgisinin benden o kitaplara dogru kaydigi zamanlarda garip bir kiskanclik da beslerdim o sari sayfali seylere. Hatta daha da ileri gider, bazi kiskanclik krizlerinde uzerlerine resimler cizerdim. Benim delirmeye basladigimi goren babam okula gitmeden okumayi ogretmeye karar verdi. Bu biraz da sanirim gittikce rahatsiz eden merakimi ve sorularimi azaltmak, ilgimi baska bir seye yonlendirmek icin bilincli atilmis bir adim da olabilir. Cin Ali, Burak cocuk safhasini bir an once atlayarak "asil kitaplar" defterini hic kapatmamak uzere actim, sanirim 6 yasindaydim. O gunleri dusundugumde iste hep Behrengi ve benim hayatimin daha o yasta donum noktasi olan kitabi Kucuk Kara Balik gelir. Kucuk Kara Balik'i okuduktan sonra bir daha hic eskisi gibi olamadim. Garip bir huzunle bitirmistim kitabi. Sonrasinda Behrengi'nin diger kitaplari geldi...Ulduz ve Kargalar, Bir Seftali Bin Seftali ve Kucuk Kirmizi Balik. Kucuk Kara Balik bulundugu sazliktan memnun olmayip, nehrin sonunu, denizi deli gibi merak eden kucuk bir baliktir. Bir gun oralardan uzaklasip baska dunyalari, okyanusu gormek ister. Etrafindaki herkes dalga gecer onunla, nasil olur da kucuk bir kara balik cesaret edip de uzaklara gitmek ister, bu binlerce kardesiyle yasadigi kucuk yer neyine yetmiyordur. Ama kucuk balik kafasina koyar bir kere, ve bir daha hic donmemek uzere evinden uzaklasir. Kitap onun basindan gecen maceralari anlatir. Sonunda kucuk kara balik'in evine bir daha donmedigini animsiyorum. Mutlu sonla biten cocuk kitaplarindan farkli olarak, sonunun boyle belirsiz olmasi kitabi basli basina farkli kiliyor. Benim de yasamim boyunca denizi, okyanuslari kovalamamin nedenidir diye dusunuyorum kucuk kara balik. Bir de kitabin arka sayfasinda Behrengi'nin bir irmakta bogularak oldugunu okudugumda ilk defa olumle tanismistim o yaslarda. O zmandan sonra hangi kitabini okursam okuyayim hep garip bir huzun kaplamistir icimi.

Behrengi, Iranli bir ogretmen, cocuk hikayeleri ve halk masallari yazari, arastirmaci ve derleyici. Ogretmen okulundan mezun olduktan sonra koy okullarinda ogretmenlige baslar. Ogretmenlik yaparken bir yandan Tebriz Edebiyat Fakultesi'nde Ingiliz Dili ve Edebiyati Bolumu'ndeki derslere devam eder. Bu donemde halk masallarini toplar, masallar yazar. Donemin egitim sistemini elestirir, yazilar yazar, cozumler uretmeye calisir ve bir yandan da baskici yonetimle savasir. 1968 yilinda Aras irmaginda bogularak can verir, olumu suphelidir. Tipki kucuk kara balik gibi...Onu bir daha goren olmadi...

Tuesday, October 14, 2008

Agir Cekim ve Nude-Radiohead

Agir cekim yasamaya basladim herseyi, Nude'u dinlerken... Street Spirit video klibini izleyenelr bilirler, orada da bu agir cekim teknolojisini kullanir Radiohead. Izledidim en iyi ve en etkileyici kliptir street spirit. Ama Nude bambaska, garip bir bicimde bedenizi esir alan bir ilac gibi...uyusturucu degil de ...yavaslatici diyelim...su an yaptiklarinizi bunun onda biri kadar yavaslikta yapsaydiniz neler olurdu? Agir cekim bir goruntu dusunun, yavas akan resimler. Cayinizi ornegin agir cekim ictiginizi, agir cekim konustugunuzu ve agir cekim agladiginizi. Nude dinlerken ben iste yercekiminin olmadigi bir gezegende yolculuga ciktim, bildigim herseyi unuttum, bambaska bir hizda ve duzlemde yasamaya basladim. Sanirim zaman bukuldu, ben hafifledim.


Nude Radiohead'in In Rainbows albumununden bir parca. Buyrun efendim siz de hafifleyin...

Sunday, October 12, 2008

Royksopp, Melody A.M.



Zamanin birinde, yani bugun, yani benim su yaziyi yazdigim gunde, senin bu yaziyi okudugun gunun oncesinde bir zamanda, bir albumu dinlemeye basladim uzuun uzuun ve sakiin sakiin. Yillardir bir sekilde tepkiyle yaklastigim ve sigligini elestirdigim elektronik muzige, simdi bambaska bir pencereden bakmami saglayan bir albumle karsilastim. Insan nasil bir yemegi ilk defa yediginde lezzetsizine denk gelip bir daha yemek istemez ya o yemegi, sanirim elektronik mizigimsi seyler de beni ilk dinledigim anda rahatsiz etmis, uzun sure de kiyisindan kosesinden gecirmemislerdir. Neyse lafi fazla uzatmayayim fikrimi degistiren gruo Röyksopp diyeyim. ayrica guzel elektronik muzik evde de dinlenebiliyormus, hatta yaninda icki vs. olmadan da. Rokysopp Norvec'li bir grup, ismini de oralarda yetisen bir cesir mantardan aliyor. Siz de Röyksopp'u bir yerleden duymussunuzdur, reklam tanitim muziklerinden vs. Ornegin Melody A.M. albumundeki Remind Me adli parca Amerika'da yayinlanmakta olan Geico ve Apple reklamlarinda kullanilmaktaymis. Album 2001 cikisli, henuz dinlemediyseniz bir yerlerden bulunuz, dinleyiniz efendim, kolay dinlenilir iyi muzik....