Amerikali yerlilerin cocuklarina isim koyma rituelleri ve seramonileri kulturlerinde onemli bir yer tutar. Cesitli kabilelerde farklilik gostermekle birlikte, isim genellikle kabilenin yaslilari tarafindan, cocugun herhangi bir ozelligine, gorulen bir ruyaya ya da olen aile uyesinin adina gore konulur. Kimi kabilelerde kabiledeki herhangi iki kisi ayni adi tasiyamaz. Ad ancak o kisi olunce baska birine verilebilir.
Derler ki Amerikali yerliler cocuklarini kendi adlariyla cagirmazlar, isim cok bilinirse, cocuk ruhlar dunyasina cagirilabilecegi icin takma adlar tercih edilir. Bizim oturan boga, cilgin at vs gibi bildigimiz adlar aslinda kisinin gercek ismi degil takma isimleridir. Kimi kabilelerde yapilan torenlerle cocugun herhangi bir ozelligine gore ad bulunur. Kimilerinde ise cocuk bir olaydan ya da bir hayvandan sonra adlandirilir. Amerikali yerliler kutsal ruhun kendilerine bir isaret gonderdiklerine inanirlar ad koyma surecinde.
Ben kendi adimi yaptigim herhangi bir kahramanliktan almis degilim, ancak dogdugum zaman, gundem, ve ailemin dusunceleri onemli rol oynamistir. Sonradan buyurken bunlarin benim uzerimdeki etkilerini de dusunursek, ben bir bakima gelistirdigim bir takim ozelliklerimde adimi haketmis, bir yandan da adimdan etkilenmisimdir. Adim cocukluktan ergenlige gecis surecinde pesimde bir golge gibi dolanmis, beni beslemis, dusundurtmus en cok da sorular sordurtmustur. Insanin adi Evrim olunca, degisim, evrilme, gelisim, geliserek degisme eylemleri yasaminin ortasina konuveriyor. Evrim??? Ne tuhaf sey...
Bob Dylan, Like a Rolling Stones sarkisini elektrik ve rock nagmeleriyle senlendirirken, kimisi devrim yapmis dese de bence evrimin hasini gecirmistir. Donemin folkcularini sinirlendiren, kendisinden nefret ettiren bu olay karsisinda Bob Dylan en cool haliyle onca protestoya ragmen cikar, yuhlamalar esliginda calar elektro gitarini, mizikasini Newport folk festivalinde, 1965 yilinda. Dylan rock and rolla giris yapmistir, ciktigi turlarda, ozellikle ingilteredeki konserlerde yiyecegi kufurleri goze ala ala, sahneye atilanlarin hedefi olacagini bile bile. Ve soyler Bob Dylan, like a rolling stone....Rock tarihinin en anlamli ve onemli sarkisini. "Nasilmis? Gidecek bir yerin olmamasi...bir avare gibi...."Dylan doneklik mi etmistir, evrilmis midir? yoruma acik...Ama en onemlisi arkasina bakmadan, kendi bildigi yoldan gitmistir...Sonrasindaki o harika eserleriyle ruhumuzu besleyerek. Ne guzeldir ruzgara karsi yurumek...Ne guzeldir evrilmek....
Saturday, November 28, 2009
Monday, November 09, 2009
Sitting, waiting, wishing
Bilinmeyen bir zamanin haftasonunda baliga ciktiginda, omru hayati boyunca kendisini sabirli olmayi ogretecek hicbirsey olmadigini kavradi bir an. Hep sabirsizdi, hep aceleciydi. Bunu kavrayabilmesi icin 4 saat bir oltaya bakip, o anda oralardan sakin sakin gecen bir baligin oltanin ucunda kivranan kurdu istahla agzina ativermesini beklemesi gerekecekti. Sonra bir balik geldi, uzun bir bekleyisin ardindan, oltanin ucundaki kurtla oynasmaya basladi, basina geleceklerden habersiz. Olta sallandi, sallandi, hizla birden sudan cekiverdi, baligi yakalamis olmanin verdigi ozguvenle. Balik cirpinirken oltanin ucunda, yuregi sikisti...Yanindaki bay, oltanin ucunu sakin sakin cikardi baligin agzindan, bir opucuk kondurdu dudaklarina, sonra saliverdi gole yeniden. tum bu toreni izlemenin saskinligiyla bir an nefesi kesildi. sonra gunesin batisini kutlayan baliklarin oltasina bir bir takilmasini heyecanla izledi.
Jack Johnson da boyle beklemis iste asik oldugu dilberi...gelmemis, gelmemis, ehhh demis sonunda, her zaman seni bekleyemem boyle, her zaman senin aptal asigin olamam. Iyi ki sen degilim ben, oyle olsaydi bu kadar zalim olmazdim, cunku aski beklemek hic de kolay bir is degil.
Keske biz de bekledigimiz asigi yakaladigimizda, oltayi cikarip agzindan bir opucuk verip dudaklarina saliversek sulara...belki de kendisini su dolu kovamiza koyup daha sonra
1. ihtimal: evde balik izgara yapip afiyetle yemek
2. ihtimal: akvaryuma koyup seyretmek
daha kolay geliyordur. Kim bilir???
Buyrun efendim...Jack Johnson, Sitting, Waiting, Wishing....
Jack Johnson da boyle beklemis iste asik oldugu dilberi...gelmemis, gelmemis, ehhh demis sonunda, her zaman seni bekleyemem boyle, her zaman senin aptal asigin olamam. Iyi ki sen degilim ben, oyle olsaydi bu kadar zalim olmazdim, cunku aski beklemek hic de kolay bir is degil.
Keske biz de bekledigimiz asigi yakaladigimizda, oltayi cikarip agzindan bir opucuk verip dudaklarina saliversek sulara...belki de kendisini su dolu kovamiza koyup daha sonra
1. ihtimal: evde balik izgara yapip afiyetle yemek
2. ihtimal: akvaryuma koyup seyretmek
daha kolay geliyordur. Kim bilir???
Buyrun efendim...Jack Johnson, Sitting, Waiting, Wishing....
Wednesday, November 04, 2009
Don't Panic
Panik yapma, taslar gibi gomulen kemiklerden ibaret, ugruna savastigimiz hersey. Buyudugumuz bu yerler, evler. Evet, guzel bir dunyada yasiyoruz, evet yasiyoruz, evet oyle. Guzel bir dunyada yasiyoruz. Tek bildigim, kacacak hicbirsey olmadigi...cunku evet burada herkesin dayanacagi biri var.
Derken Coldplay "don't Panic" adli manidar sarkida, son birkac haftadir uzerime coken hastalik atesini animsadim yeniden. Panik yapmayalim...hersey, her zaman bir bicimde yoluna giriyor. Giriyor mu? Yoksa yine kendimizi mi aldatiyoruz? Yoluna giren aslinda, bizim bu hayatin curcunasinda kaybolup, kendimizi unutup, onemli islerin pesinde kosma telasimiz mi aslinda? Panik yapmayalim...Zaman bir bicimde geciyor, arada kendisinin ne kadar da degerli oldugunu animsatarak.
Derken Coldplay "don't Panic" adli manidar sarkida, son birkac haftadir uzerime coken hastalik atesini animsadim yeniden. Panik yapmayalim...hersey, her zaman bir bicimde yoluna giriyor. Giriyor mu? Yoksa yine kendimizi mi aldatiyoruz? Yoluna giren aslinda, bizim bu hayatin curcunasinda kaybolup, kendimizi unutup, onemli islerin pesinde kosma telasimiz mi aslinda? Panik yapmayalim...Zaman bir bicimde geciyor, arada kendisinin ne kadar da degerli oldugunu animsatarak.
Monday, October 19, 2009
Anadolu'nun Kayıp Şarkıları
Derler ki Anadolu yunancada dogu anlamina gelen "anatole" sozcugunden turemis. Insanlarin yerlesip tarim ve hayvancilikla ugrastigi ilk yerlerden biriymis Neolitik zamanlarda. Catalhoyuk, Cayonu, Hacilar bilinen en eski tarim kasabalarindanmis. Akadyalar gitmis, Hititliler gelmis, onlar gitmis Achaemenid'ler gelmis. Zaman su gibi akip gecmis, Frigyalilar. Lidyalilar, Ermeniler, Farsiler, Ionlular, Asurlular, Frigyalilar, Karyalilar, Finikeliler, Museviler gelmis gecmis, Roma imparatorlugu hukum surmus. Sonra Bizanslilar varmis, Selcuklular, Osmanlilar. Cerkezler, Turkler, Kurtler ve Suryaniler ve daha daha da bircoklari...Anadoluda sevinmis insanlar, uzulmus, yas tutmus, kutlamis, konusmus, aglasmis, dansetmis. Muzik farkli ritm ve seslerle Anadolu insanina yuzyillarca eslik etmis. Muzik saklanmis, kesfedilmis, soyu tukenmis, yeniden dogmus, evrilmis...
Calismalarina 2002 yilinda baslanan "Anadolunun Kayip Sarkilari" belgeseli icin Anadolu karis karis gezilmis, 350 saatten fazla cekim yapilmis, toplam 40,000 km yol kat edilmis. 121 ayri mekanda yapilan cekimlerin montaji 4 yil surmus, muziklerin duzenlemesi ise 3 yil. Iste bu zahmetli cabanin sonucu bu harika belgesel ortaya cikmis.
Ilgilenenler belgeselin websitesine buradan ulasilabilir.
Calismalarina 2002 yilinda baslanan "Anadolunun Kayip Sarkilari" belgeseli icin Anadolu karis karis gezilmis, 350 saatten fazla cekim yapilmis, toplam 40,000 km yol kat edilmis. 121 ayri mekanda yapilan cekimlerin montaji 4 yil surmus, muziklerin duzenlemesi ise 3 yil. Iste bu zahmetli cabanin sonucu bu harika belgesel ortaya cikmis.
Ilgilenenler belgeselin websitesine buradan ulasilabilir.
Tuesday, October 13, 2009
Monday, October 12, 2009
Evelyn Glennie ve duymak uzerine
Eger sadece kulaklarimizla duydugumuzu dusunuyorsaniz, yaniliyorsunuz dostlar. Yalnizca gozlerimizle gormedigimiz ya da tenimizle hissetmedigimiz gibi. Dunyayi algilamamiz bu 5 duyunun herhangi birinin tekelinde degil neyse ki. Bunu dun gittigim Evelyn Glennie ve Sao Paulo orkestrasi konserinde bizzat yasamis oldum. Orkestranin ikinci parcasina dunyaca unlu solo percussionist Evelyn Glennie eslik etti, bize de unutamayacagimiz bir yarim saat yasatti. Ben hipnoz olmus gibi sahnedeki percusyon aletlerini calan muhtesem bir kadina odaklandim. Kendisinin isitme kaybi oldugunu "duymus" ama inanmamistim. Bu konuyu konser afislerinde dile getirmese de, Evelyn Glennie ses titresimleriyle duymayi kucuk yaslarda ogrendigini bir belgeselde anlatiyor. Cevirebildigim kadariyla iste Glennie'nin yazisindan bir parca:"Duymak en basit anlamiyla dokunmanin ozel bir durumudur aslinda. Ses, kulaklarin alip elektrik sinyallerine cevirdigi ve daha sonra beyin tarafindan yorumlandigi bir titresimdir. Bunu yalnizca isitme duyusu degil, dokunma duyusu da yapabilir. Eger bir yol kenarinda duruyor olsaniz ve buyuk bir kamyon yaninizdan gecse, bunu isiterek mi titresimi hissederek mi algilarsiniz? Yanit aslinda her ikisi de. Cok dusuk frekanslartaki titresimlerde, kulak verimsiz calisir ve bedenin geri kalan kisimlari bu gorevi ustlenir. Kimi sepeplerden oturu biz bir sesi duymak ve bir titresimi hissetmek arasinda bir ayrim yapariz. Aslinda gercekte bunlar ayni seylerdir. Italyancada bu ayrimin olmamasi ilginctir. "Sentire" sozcugu duymak anlamina gelir ve bu sozcugun rexlexive bicimi "sentirsi" hissetmek anlamina gelir. Sagirlik yalnizca kulaklarinizda bir yanlislik oldugu anlamina gelir, isitemeyeceginiz anlamina degil. Tamamiyle sagir olan biri bile hala sesleri duyabilir ya da hissedebilir. " (Kaynak)
Bu yaziyi cevirirken, Turkce'nin ne muhterem bir dil oldugunu bir kez daha kavradim. Ingilizcesi "hear" olan sozcuk turkceye hem isitme hem de duyma olarak ceviriliyor. Duymak ayni zamanda sezmek, fark etmek ve hissetmek anlamina da geliyor.
Evelyn Glennie'nin perkusyona getirdigi olaganustu yorumu Touch the Sound belgeseline de konu olmus. Solo perkusyonist kariyerinin yanisira, kendisi dunyaca unlu muzisyenlerle isbirligi de yapiyor, bunlardan biri elbette diger olanustu kadin muzisyen, Bjork.
Simdi sizi Evelyn Glennie'nin TED'de yaptigi sunumla basbasa birakayim. Diger performanslarini da youtube dan izleyebilirsiniz. Keyifli duymalar...
Thursday, October 08, 2009
The Doors---People are strange
Sevgili tuhaf, garip, acayip, enteresan blog okuru...Biri sana tuhafsin dese eyvallah kardes deyip iltifat hanene bir cizik mi atarsin yoksa bu farklilik hali canini mi sikar? En son ucubeler hakkinda yazdigim yazidan sonra bu hafta karsima birden The Doors'un People are Strange parcasinin cikmasi ne "tuhaf" bir rastlantidir. Insanin yalnizligini en iyi anlatan parcalardan biridir ki yabanci bir ulkeye yeni yerlesmis gurbetci vatandasin yabancilasmis hucrelerine hizla nufuz eder.
Adini Aldoux Houxley'in The Doors of Perception (Alginin Kapilari) adli ucmus kitabindan almis zamaninda The Doors grubu. Houxley bir miktar meskalin sonrasi acilan algi ve bilinc kapilari esliginde yazar kitabi. Houxley kitaba unlu sair William Blake'in bir sozuyle baslar. Eger algi kapilari temizlenebilseydi, hersey insana oldugu gibi sonsuz gorunurdu der Blake. Biz buyudukce, egitilen, sekilden sekile sokulan algilarimizla dunyayi hep ayni bicimde algilayaduralim, bazi insanlar kapilari az da olsa temizleyebildikleri icin, farkli oluverirler, tuhaf olarak cezalandirilirlar. Iste bu sarki tum bu tuhaf insanlara The Doors'tan geliyor sayin siradan okuyucu. People are Strange...
Adini Aldoux Houxley'in The Doors of Perception (Alginin Kapilari) adli ucmus kitabindan almis zamaninda The Doors grubu. Houxley bir miktar meskalin sonrasi acilan algi ve bilinc kapilari esliginde yazar kitabi. Houxley kitaba unlu sair William Blake'in bir sozuyle baslar. Eger algi kapilari temizlenebilseydi, hersey insana oldugu gibi sonsuz gorunurdu der Blake. Biz buyudukce, egitilen, sekilden sekile sokulan algilarimizla dunyayi hep ayni bicimde algilayaduralim, bazi insanlar kapilari az da olsa temizleyebildikleri icin, farkli oluverirler, tuhaf olarak cezalandirilirlar. Iste bu sarki tum bu tuhaf insanlara The Doors'tan geliyor sayin siradan okuyucu. People are Strange...
Tuesday, October 06, 2009
Leonard Cohen-The Letters
Olmeden once kimin kulaklarina fisildayarak sarki soylemesini isterdin diye sorsaniz, hic dusunmeden Leonard Cohen derdim sayin okuyucu. Simdi bu kasvetli ve yagmurlu bir Ames gununde Cohen'den The Letters'in dinliyorsam bir sebebi vardir. Yakilan, gonderilmeyen mektuplar degil de sarkinin melodisidir beni huzunlendiren. Bir de Leonard Cohen'in muhtesem sesi.
Monday, September 28, 2009
Ames is such a great town...
Sayin okuyucu dunyanin en sosyal, en eglenceli, en aktif, herbir kosesinde insanlarin dansettigi, cilgin partilerin verildigi, haftasonlari gidilecek mekan bollugundan bir turlu karar verilemedigi bir sehirde yasiyoruz, Iowa'nin nadide parcasi Ames harikalar diyarinda (!!!). Pazar gunu gittigimiz Ames sanat festivali'nda sanattan cok zanaatlerin sergilendigini gorunce bir onceki cumlenin sarkastik havasina burunuverdik hemen. Ortami senlendirmeye calisirken bir iki fotograf cektik, kendi kendimizi eglendirmeye calistik. Ben de bu sanatsal (!!) calismalari sizinle paylasayim dedim.
Dipnot: Ames gercek mi demisti Aliye hatun bir mesajinda. Dusununce gercek olamayacak kadar sakin, baris dolu, guvenli, ucuz ve yasamasi kolay geliverdi. Varilacak bir yer olmaktan ote, cogumuzun bir sure durakladigi bir yer degil mi sonucta...



Dipnot: Ames gercek mi demisti Aliye hatun bir mesajinda. Dusununce gercek olamayacak kadar sakin, baris dolu, guvenli, ucuz ve yasamasi kolay geliverdi. Varilacak bir yer olmaktan ote, cogumuzun bir sure durakladigi bir yer degil mi sonucta...
Saturday, September 26, 2009
Ne guzel demis Kant...
Yüreklice düşün, gir bu yola seve seve!
İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer...
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.
Immanuel Kant
İyi yaşamayı sonraya bırakan kimse yolunda bir ırmakla karşılaşıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye benzer...
Oysa ırmak hiç durmadan akıp gidecektir.
Immanuel Kant
Friday, September 25, 2009
ladies and gentlemen and all you freaks inbetween

Yazima Dream City Film Club'in Porno Paradiso adli guzide eserinin ilk dizeleriyle baslamamin bir nedeni var sayin okuyucu. Ingilizce'de sevdigim sozcuklerden biri olan "freak" hakkinda bir iki kelam etmek. Turkcesi kacik, ucube ya da hilkat garibesi olarak cevirilebilir. Freak genelde gorunusunde ya da davranislarinda standard normlara gore farklilik gosteren seyler icin kullanilir. Sozcuk eski zamanlarda hastaliklardan dolayi bedensel deformelere ugramis insanlar icin kullanilirmus. Genetik yapi bozukluklarindan kaynaklanan deformasyonlarla dogal freakler olabilecegi gibi hastalik vs gibi seylerle olusan degisikliklerle sonradan da freak olunabiliyor.
Ben freak sozcugunu en cok Amerikali fotografci Diane Arbus'un yasaminin bir kesitinin anlatildigi Fur filmiyle animsarim. Steven Shainberg'in yonettigi filmin basrollerinde Nicole Kidman ve Robert Downey Jr. oynamisti. Filmde Arbus'un bir ev hanimindan ust komsusunun yasamina getirdigi heyecan ve tuhafliklar ile ucubeleri fotograflayan bir fotograf sanatcisina evrilmesinin oykusu kurgusal bir dille anlatiliyor. Arbus ile cekiciligine karsi koyamadigi vucudunun tamami killarla kapli "freak" komsusu arasindaki iliski norotik bir masalla sunuluyor.
Film her ne kadar kurgu olsa da Arbus'un fotograflarindaki ucube kulturunu iyi hissettiriyor. Arbus 1971'de gecirdigi agir depresyon nedeniyle 48 yasinda intihar ediyor. Kendisinin en sevdigim forografi tek yumurta ikizi kiz cocuklarini resmettigi "Identical Twins".
Diane Arbus'u freak'lere ceken neydi? Yasaminda kendisine bicilmis rollerden siyrilip farkli olani, kabul edilmeyeni, itileni, kakilani arayis cabasi neydi? Kendisi de hepimizde olan bir miktar ucubeligin farkina varmis olabilir miydi? Son gunlerde giderek sterillesen, aynilasan toplumda hepimiz ucubeliklerimizi halilarin altina suruyor gibiyiz. Ve onlar hep bir yolunu bulup onca makyaja ragmen bir sivilce gibi oramizda, buramizda, ruhumuzda bitiveriyorlar.
Wednesday, September 23, 2009
Muzikle salinirim

Son birkac yildir donup donup dinledigim albumler var. Son zamanlarda yine o eski albumleri karistirip ortaya bir iki Cat Power, Ben Harper, Feist hatta Damien Rice bile ativerdim. Eskiden muzik dinlerken baska birsey yapmayi muzige saygisizlik sayardim. Simdi muzik dinlemeden herhangi birseye konsantre olamiyorum. Son gunlerde tez sancilari bana Emma Shapplin bile dinletti, Spente le Stelle'yi sozlerini anlamadan gerile gerile dinliyorum. Beni bu opera vari sesler, sopranolar vs garip bir bicimde sinirlendirir. Albumun ortalarina geldigimde, arastirma methoduyla cebellesiyordum ki birden beynime kan sicradigini farkettim sinirden...Hep Emma Shapplin'in sucu. Iste ben boyle muzikle enteresan ruhsal baglar kurarim sayin okuyucu. Hava kapaliysa ornegin, yagmur ha yagdi ha yagacaksa, mutlaka Portishead'in Strangers albumunu bastan sona dinlerim, iyice bunalayim, icim sikilsin, mutsuz olayip diye. Hava ruzgarliysa kesinlikle bir iki Radiohead dinlerim...Hail To The Thief ya da In Rainbows albumlerini. Radiohead beni heyecanla karisik bir belirsizlige surukler hep. Spor yaparken kosuyorsam kesinlikle The White Stripes albumlerini dinlerim. Baska turku sikilirim, kosamam...illa muzik de benimle kosacak. Hatta sarki ritmlerini kosu ritmlerine uygun secerim ki sirayla ritmim hizlansin yavaslasin. Gol kenarinda yuruyuse cikmissam Haris Alexiou dinlerim. Burada idare etigimiz ufacik su birikintisi yunan melodileriyle egeyi hatirlatir bana...hafif bir de ruzgar eslik ediyorsa yuruyuse beni kimse tutamaz Ames'ta Izmir sahil havasi estiririm. Son zamanlarda araba surerken hep Lily Allen dinliyorum. Beni eglendiren son zamanlarin yegane albumlerinden. Cuma aksami arkadaslarla disari cikmadan once bir iki Katie Melua parcasi dinlerim Piece by Piece albumunden. Evde hicbirsey yapasim yoksa, gozlerimi kapatip Isobel Campbell & Mark Lanegan'in Ballad Of The Broken Seas albumunu acarim, hayallere dalarim, arada da uyuklarim. Dusa girip sarki soylemek istiyorsam Tori Amos'un butun sarkilarini ezbere bildigim The Beekepers albumunu acarim. Herhangi bir erkek kisisine sinirlenmissem Ani DiFranco'nun Knuckle Down albumunu atarim hemen playera. Karisik sakin birseyler istiyorsam evde yemek yaparken, Garden State filminin sountract albumunu dinlerim. Ya da yemek yaparken arada oynamak istiyorsam hemen Muammer Ketencioglu'nun Ayde Mori albumunu eklerim muzik listesine. Vokali olan herhangi bir muzikle okudugum kitaba konsantre olamam. Son zamanlarda elimden dusurmedigim Orhan Pamuk'un Istanbul kitabini Erkan Ogur'un Hic albumu esliginde okuyorum, gayet guzel eslik ediyor Istanbul hatiralarina.
Yollarda amacsiz yururken Kazim Koyuncu albumunu acarim hemen. Vira albumu beni hem heyecanlandirir, gecmise goturur, arada huzunlendirir, kimi zaman costurur. Yururken adimlarimi arada horon adimlarina ceviririm, kimse farketmez. Ondan sikilinca hemen Brezilya'dan klasik Forro nagmelerinin oldugu toplama bir albumu acarim. Yuzume kocaman bir gulumseme yerlesir...
Ben muzikle durmadan salinirim iste.
Thursday, September 03, 2009
Iyi ki Dogdun Internet!!!!
Sevgili Internet,
Bugun yine sana baglandim, baglandim ki ne goreyim...Bugun senin dogumgununmus. Uzun zamandir birbirimizi tanidigimizi dusundugum halde, sana yasini ve dogumgununu hic sormamisim, ne kadar da vefasiz bir dostum, af buyur, tez mez derken seninle baska konularda mesguldum, bilirsin. 1960 yilinin subatinin 2 sinde iki California universitesi birbirlerine veri gondediklerinde nur topu gibi afacan bir cocuk dogmus. Bir kahramanlik yapmani beklemis olacaklar ki adini sonradan Internet koymuslar. Bir ay sonra Stanford Arastirma Enstitusu buna katilmis ve ARPANET networkunu kuruvermisler. Sonralari 1970'lerde silikon cipleri yeni jenerasyon bilgisayarlarin temelini atmis, oyunlar, e-mailler gelmis arkasindan bilgi cagini beraberinde getirerek. Artik bilgiye ulasma ve onu kullanma bir tik, olmadi cift tik otede oluvermis. Sen yine de 90'lara kadar evlerimize pek girememissin ta ki Ingiliz fizikcinin biri Web'i ve servis saglayicilari bulana kadar. Sonrasinda milyonlarca insan birbirlerine baglanivermis.
Sevgili Internet, ben senin olmadigin zamanlari nostalji yapip hatirlarken, simdiki genc kusak sensiz bir dunyayi hayal bile edemiyorlar. Seninle 1996'da bizim okulda tanistigim gunleri hatirliyorum hala...Okula yeni 486'lar geldi diye sevinirken birden karsimiza cikmis, o zamanlar laba disket getirmeyi yasaklayan hocalari saskina cevirmistin.
Aradan uzun yillar gecti, inisli cikisli arkadasligimizda sen gittikce kendini gelistirdin, ben cogu zaman sana ayak uyduramadim. Simdi elimden tutmus beni yeni yeni dunyalarla tanistiriyorsun, hatta buyuk bir vefakarlik gostererek tezime yardimci oluyorsun...Lafi fazla uzatmayayim, zira sen bos konusmalari seversin, vakit calmalari da...
Tekrar mutlu yillar diliyorum Internetcim, nice yillara!!!
Bugun yine sana baglandim, baglandim ki ne goreyim...Bugun senin dogumgununmus. Uzun zamandir birbirimizi tanidigimizi dusundugum halde, sana yasini ve dogumgununu hic sormamisim, ne kadar da vefasiz bir dostum, af buyur, tez mez derken seninle baska konularda mesguldum, bilirsin. 1960 yilinin subatinin 2 sinde iki California universitesi birbirlerine veri gondediklerinde nur topu gibi afacan bir cocuk dogmus. Bir kahramanlik yapmani beklemis olacaklar ki adini sonradan Internet koymuslar. Bir ay sonra Stanford Arastirma Enstitusu buna katilmis ve ARPANET networkunu kuruvermisler. Sonralari 1970'lerde silikon cipleri yeni jenerasyon bilgisayarlarin temelini atmis, oyunlar, e-mailler gelmis arkasindan bilgi cagini beraberinde getirerek. Artik bilgiye ulasma ve onu kullanma bir tik, olmadi cift tik otede oluvermis. Sen yine de 90'lara kadar evlerimize pek girememissin ta ki Ingiliz fizikcinin biri Web'i ve servis saglayicilari bulana kadar. Sonrasinda milyonlarca insan birbirlerine baglanivermis.
Sevgili Internet, ben senin olmadigin zamanlari nostalji yapip hatirlarken, simdiki genc kusak sensiz bir dunyayi hayal bile edemiyorlar. Seninle 1996'da bizim okulda tanistigim gunleri hatirliyorum hala...Okula yeni 486'lar geldi diye sevinirken birden karsimiza cikmis, o zamanlar laba disket getirmeyi yasaklayan hocalari saskina cevirmistin.
Aradan uzun yillar gecti, inisli cikisli arkadasligimizda sen gittikce kendini gelistirdin, ben cogu zaman sana ayak uyduramadim. Simdi elimden tutmus beni yeni yeni dunyalarla tanistiriyorsun, hatta buyuk bir vefakarlik gostererek tezime yardimci oluyorsun...Lafi fazla uzatmayayim, zira sen bos konusmalari seversin, vakit calmalari da...
Tekrar mutlu yillar diliyorum Internetcim, nice yillara!!!
Wednesday, September 02, 2009
Lily Allen-Not Fair
Gittikce karman corman aglarin esiri oluyoruz sosyal okuyucu. Gun gecmiyor ki yeni yeni twitleyenler, twitlenenler, myspace'lerde yeteneklerini sergileyenlerle karsilasmayalim. Myspace, Facebook vs jenerasyonunun son urunu Ingilizlerin muzik piyasasina armagan ettigi cilek kivaminda bir hatun, Lily Allen hakkinda iki kelam edeyim dedim ben de. Yasina (24) basina bakmadan zeki sarki sozlerini birbirinden farkli ritmlerle harmanlayan Lily'nin yetenegi daha dogmadan once yazilmis alnina. Aktor ve muzisyen Keith Allen ve film yapimcisi Alison Owen'dan olma Lily kizimiz 2006 yilinda Alright, Still albumunu cikarmis. Ben albumu biraz gec kesfetsem de, hakkini vermis sayilirim, gunde en az bir kez albumdeki tum parcalari dinliyorum neselenmek icin. Bu album 2008 yilinda en iyi alternatif muzik albumu odulunu Grammy'cilerden kapiveriyor. Allen'in ikinci albumu gectigimiz subatta cikiyor--It's Not Me, It's You. Albumu henuz alamadim ancak youtube'dan sarkilara soyle bir bakiniverdim. "Not Fair" son gunlerde uyanir uyanmaz dinledigim bir sarki. Allen tembel sevgilisinin bazi performanslarindan pek de memnun degil, sarki da boyle bir sinir harbiyle yazilmis sanirim. Isin komik yani, Allen'in bu sarkiyi mevzubahis kisiye soylemesi, ve er kisinin hic de ustune alinmamasi. Kimi erkeklerin ustbilis'ten (metacognition) oldukca yoksun olduklarini dusunursek, pek de sasirtici degil aslinda...Simdi sizi bu parcanin canli performansiyla ve country nagmeleriyle basbasa birakayim. Siz de Lily Allen'i bir yerlerden bulup takip ediniz efendim, zira bu kiz cok iyi yerlere gelecek, demedi demeyin...
Sunday, August 30, 2009
Iste gercek muzik

Bu yaziyi gecenin bir vakti buyulenmis ruhum esliginde yaziyorum sayin okuyucu. Bu gece aldigim bir kac plagi bir arkadasin evinde dinleyince, Yener sayesinde kapildigim plak dunyasindan kolay kolay kopamayacagimi anlamis bulundum. Henuz bir pikabim olmadigi halde, buradaki eskicileri ve sahaflari dolanip hemen uc tane plak seciverdim. Biri 1965 basimi Walt Disney'in cikardigi Peter Pan cizgi filminin muzikleri. Bir digeri 1950 lerin blues sanatcilarina ait karma bir album...digeri ise 50'lerdeki partilerde calinan piyano nagmeleri. Plaklari dinlerken bu aksam, dinledigimiz cd lerin ya da en sikistirilmis haliyle mp3 lerin seslerinin ruhsuz, cansiz ve temiz havalarindan siyrilip, ruhu oksayan gercek muzikle tanisiverdim. Daha once hicbir muzik pikaptan cikan sesler kadar canli gelmemisti bana...simdiye kadar dinlediklerim bir yansima ve gurultuymus meger. Simdi sagda solda pikap ariyorum, ingilizcesiyle turntable ya da record player. Simdilik bu amator heyecanimi biraz sakinlestirmek icin Yener'in benimle paylastigi bilgileri plak heveslileriyle paylasayim dedim.
---pikap alirken ozellikle ignelerinin iyi durumda olmasina dikkat etmek gerekiyor.
---pikabin markasi, eski ise ne kadar kullanildigini bilmekte fayda var.
---Shure marka piyasadaki en iyi pikap ignesi.
---gramafonun guzel bir goruntusu ve nostaljik degeri var ama aranan ses kalitesi ise, pikap almakta fayda var.
--- gramafonla sadece tas plak dinlenebiliniyor (78 lik plaklar yani). en eski ses kayit medyasi. ama plaklar genelde 33 ve 45 lik olarak mevcut artik.
---pikaplarin fiyatlari kalitelerine gore biraz tuzlu olabiliyor. Kendinden amfili hoparlörlü olanlari gibi. Canta şeklinde olanlar var taşınabilir (nispeten ucuz)ama ses cikislari cok yuksek olmuyor. en iyisi pikap amfi ve hoparlör almak.
---plaklara ses analog olarak kaydediliyor. yani her sey mekanik. Studyoda ses titreşimlerinin vinyl (pvc gibi birsey) üzerinde izler oluşturması ile master record hazirlaniyor. sonra kalibi yapilip ve seri uretimle uretiliyor.
---32, 45, 78 devir süreleri. pikapa koyup dinlerken lp nin dakikada kac kez dondugunu ifade ediyor. 78 lik tas plaklar en eski teknoloji, cok tercih edilmiyor artik. (ebat olarak 33 lukler en buyuk, 45 likler ufak taş plaklarda ufak 45 likler gibi) 33 lukler long playler 45 likler de single'lar icin kullaniliyor. Rakam buyudukce ses kalitesi de artiyor. Bir 45 likte plak in her 2 yuzunde 1 er parca oluyo genelde. 4-5 dakikalik parca sigabiliyor. orjinale en yakin konser de canli dinler gibi neredeyse. 33 lukler normal bir album gibi her bir yuzunde 15-20 ser dakikalik sarki oluyor.
---analog kaydin dijitalden farki kaydedileni oldugu gibi dinliyoruz ama dijitalde, muzik sikistirilan (analogda ses oldugu gibi kaydediliyor sikistirma yok) datalara lazerin carpmasi daha sonra bunun yansimasinin sese donusturulmesi ile meydana geliyor. yani asil kaydin yansimasini dinliyoruz. mp3 artik iyice torpulenmis hali zaten. sadece duyulabilen kaliyor mp3 te.
Simdilik benim ogrendiklerim bundan ibaret. Ben henuz bulastigim bu maceranin devamini bir pikap bulur bulmaz sizinle paylasacagim.
Thursday, August 20, 2009
Peter Frampton Konseri-Des Moines, Iowa
Iowa'ya Peter Frampton gelmis, hic kacirir miyiz. Uc rock tutkunu olarak Kajal ben ve Raciv dustuk konser yollarina. Zamaninda Humble Pie ve Herd gruplarinda calmis usta gitarist Peter Framton toplamis takimi gelmis konsere. Cikardigi Grampton Comes Alive albumu dunya capinda 6 milyon satinca Peter amcamiz unune un katmis. Konsere de elbette once son albumu Fingerprints'ten birkac parcayla pasladi Frampton. Bu album 2007 yilinda en iyi enstrumental pop albumu odulunu aliyor. Sonra yavas yavas eskilere yol aldik uzun gitar sololariyla, harika "Do you feel like I do" performansiyla, Baby I love your way ve show me the way sololariyla. Peter amcamizin guzel uzun saclarina aklar dusmus, hafif de kellesmis, lakin performansi iyice olgunlasmis, ozellikle mikrofona taktigi bir hortumu ufleyerek cikardigi sesler zaten rocktan cosmus bunyeleri iyice ucuruverdi guzel bir Iowa aksaminda. Ben Istanbul'a Leonard Cohen gelince bunyeye yaydigim kiskancligi bu konserle hafif de olsa yatistirabildim. Konserin en guzel ani ise sahne kenarina koyulan iki buyuk ekranda kendi ismimi gormem oldu. Raciv in gonderdigi mesajla koca konsere soyle bir yazi gosterildi 15 saniye boyunca. "Evrim Rocks!!!":)
Caster Semenya

Bazen insanin tepesinin tenceresinin atmasi icin bir haber okumasi yeterli oluyor. Bugun gulerin benle paylastigi haber guney afrikali atlet Caster Semenya ile ilgiliydi.Semenya 2008 CommonWealth gencler sampiyonasinda 800 metrede altin madalyayi alan "kadin atlet". 2009 dunya sampiyonasinda ise yine 800 metreyi bu kez dunya rekoru kirarak kosuyor tam 1:55.45 saniyede. Buraya kadar hersey normal ve ne olduysa dunya medyasi birden Semenya'nin erkeksi ozellikler tasiyan yuzune ve vucuduna odaklanip kendisinin kadin olmadigiyla ilgili dedikodular cikariyor. Bunun uzerine IAAF (Uluslararasi Atletik Fedarasyonu) kendisinden cinsiyet testi istiyor. Limpopo'daki kucuk bir koyden gelen Semenya simdi dunyanin butun dikkatini uzerine cekmis kosmaya devam ediyor, annesi, anneannesi ve guney afrika cumhuriyeti kendisinin kadin oldugunu, tum bu dedikodularin sacmaliktan ibaret oldugunu haykirmakta ve IAAF'in haksiz ve yanlis politikasini elestirmekteler su siralar. Haberle ilgili ayrintilari okudukca Semenya'nin nasil bir ruh hali icerisinde oldugunu tahmin etmeye calistim, beceremedim. Daha da onemlisi tum dunya uzerine gelirken boylesine, bacak arasinda kendini bildi bileli bir kadin organi tasidigini kanitlamaya zorlanmasi ne kadar sinir bozucu. Sporun geldigi bu aci nokta uzun yillardir yurutulen pazarlama calismalari, dopingler, ilaclar, daha hizli kosmak ve yuzmek icin uretilen ozel giysiler, bu korkunc kazanma hirsi sonunda bir atletin kadinligini ispatlamak zorunda kaldigi noktaya kadar geldi. Benim tanidigim turkiyenin yetistirdigi gelmis gecmis en iyi uzun mesafe kosucusu ve en hirssiz atleti Guler Arsal bu konuda ne diyecek acep? bir danismak lazim.
Haberle ilgili ayrintilari buradan ve suradan okuyabilirsiniz.
Wednesday, August 19, 2009
Sunday, August 16, 2009
Dream City Film Club-If I Die I die
"Agzini ac ve dunyayi yut" diyor Porno Paradiso sarkisinda Dream City Film club. Elbette yine Yener sayesinde kesfettigim artik varolmayan bir grup. Ben zaten kendimi Portishead'den Jeff Buckley'e sallandirirken, bu grup melankolinin ustune tuz biber ekti, bunyeyi karalara bagladi iyice. Biraz karamsar bir sarki olmakla birlikte "If I die I die" da ayri bir guzeldir. Ben asagidaki gibi cevirdim nakaratini, siz de videosunu buyrun izleyin efendim.
Beni tuzla buz edebilirler
Beni ikiye bolebilirler
Sevgili, umrumda degil
Seninle oldugum surece
Korkmuyorum, hayir
Sansimi denemekten
Olursem, olurum iste
Beni tuzla buz edebilirler
Beni ikiye bolebilirler
Sevgili, umrumda degil
Seninle oldugum surece
Korkmuyorum, hayir
Sansimi denemekten
Olursem, olurum iste
Thursday, August 13, 2009
Orhan Pamuk
Insan kendine dair yargilarda bulunurken, cevresindekilerin kendisini nasil algiladigini onemsemeyebilir. Ben kendimin inatci olmadigini dusunurken, cevremdekiler oyle oldugumu soylerlerdi. Kucukken neden babamin bana surekli koprude karsilasmis iki inatci keci masalini anlattigini simdi daha iyi anliyorum. Masalin ve beraberinde sarki ile bir kopru ve koprunun ustundeki inatci evrim'i duslerimde hep farkli bicimlerde canlandirmisimdir. Simdi ne zaman "inatci"ligi ve evrimi dusunsem bu resim aklima gelir. Yillardir Turk edebiyatina sirtimi donup onceleri rus edebiyati, sonra biraz ingiliz ve ispanyol, son yillarda da amerikan edebiyatiyla hasir nesir olmam bu anlamsiz inatciligin bir sonucudur. Orhan Pamuk kitaplarina karsi olan direncim ve okumamak icin inat etmis olmam bu yillarin onemli bir kaybidir. Son zamanlarda kendimi Pamuk kitaplarina kaptirdikca, baska ulkelerin edebi eserlerini okurken hissettigim yabancilik ve oteki olma durumu kayboluyor. Tam aksine kendisinin yazilarinin alt metnine yayilmus dogu-bati catismasi kendi yasamimdaki ve eylemlerindeki karmasikligi ciplak bir bicimde ortaya koyuyor. Orhan Pamuk okudukca kendi kisisel tarihim ile birlikte, icinde pistigim kulturun de kaosunu daha iyi anliyorum. Bugunlerde elimden dusurmedigim Kar romanina Michael Mcgaha tarafindan kaleme alinmis "Autobiographies of Orhan Pamuk" kitabi eslik ediyor. Kitapta Orhan Pamuk'un yasamina, kitaplarina ve icinde bulundugu politik gundeme Amerikali bir profesor isik tutuyor. Kendisi ayni zamanda Pomona College'da Orhan Pamuk uzerine dersler veriyor. Pamuk'un yasamina farkli bir acidan bakan bu kitabi okumanizi tavsiye ederim.
Onceleri Pamuk'un kitaplarinin tum dunyada bu kadar ilgi gormesini anlayamazken, kitaplarini paylastigim birkac yabanci arkadasimin kendisini nasil buyulenerek okuduklarina sahit oldum. Ben de onumdeki birkac ayi Pamuk kitaplarina ayirdim. Doktora tezi yazanlara boylesi bir edebiyat kacisi tavsiye edilir. Keyifli okumalar...
Onceleri Pamuk'un kitaplarinin tum dunyada bu kadar ilgi gormesini anlayamazken, kitaplarini paylastigim birkac yabanci arkadasimin kendisini nasil buyulenerek okuduklarina sahit oldum. Ben de onumdeki birkac ayi Pamuk kitaplarina ayirdim. Doktora tezi yazanlara boylesi bir edebiyat kacisi tavsiye edilir. Keyifli okumalar...
Subscribe to:
Posts (Atom)
