Sunday, December 07, 2008

Sosyal Aglar


Sosyallesme, iletisim, paylasim, isbirligi vs vs... Sosyal aglar bir suredir hayatimizda onemli bir yer teskil etmekte, simdiye kadar hic olmadigi kadar baglanti kurma ihtiyaci hissetmekteyiz. Baglanma (connectedness) merakin disavurumu mu yoksa bir kendini gosterme cabasi mi (narsism)? Facebook gibi sosyal ag siteleri sosyal iletisimi baska bir boyuta tasimis gibi gorunuyor. Sanal alemin ucsuz bucaksiz tarlalarinda karmasik bir ag kuruyoruz, paylastigimiz kisisel bilgilerimiz, fotograflarimiz, yaptiklarimiz ve uyesi oldugumuz gruplarla. Bu gibi bilgiler digerlerine (otekilere) bizim nasil bir insan oldugumuz konusunda ipuclari veriyor. Agimizdaki arkadas sayimiz, populerligimizi; icinde bulundugumuz gruplar etiketlerimizi; paylastigimiz fotograflar ne kadar mutlu oldugumuzu; ekledigimiz muzikler ve videolar "ince" zevklerimizi yuzeysel bir bicimde anlatiyor "digerlerine". Bu aglardaki "bizler" Sailorville'deki gibi hep gulen, guzel giyinen, gezen tozan, cevresiyle gayet iyi sosyal ilsikiler kuran, seven, sevilen insanlar oluveriyoruz. Belki de gittikce aynilasiyoruz...ve o cok sevdigimiz kim, kimle, nerede, ne yapmis oyununun kahramanlari oluveriyoruz. Ben bir sure once, bu oyundan ciktim ve facebook profilimi kapattim. Simdi asosyal (!?), baglantisiz, paylasimsiz, habersiz ama keyifliyim.

Isin bir de guvenlik boyutu var efendim. Animsarsiniz, MIT'den yine pek zeki iki ogrenci ders projeleri kapsaminda yazdiklari bir kod ile 70.000 facebook profilini toplamislar. 3. parti uygulamalarina pek de mudahele edemeyen facebook, bu uygulamalar yoluyla ele gecirilen bilgileri de kontrol edememekte. Isverenler artik alacaklari elemanlarin once facebook profillerini ziyaret etmekte, universiteler ve liselernde ogrencilerin facebook'a koyduklari uygunsuz videolar ve resimlerle mucadele etmekte. Facebook elbette bu alandaki tek isim degil, farkli ulkelerde farkli sosyal ag siteleri tercih edilmekte, ornegin Orkut Brezilya ve Hindistan'da yaygin olarak kullanilmakta. Facebook'a ek olarak belli bir temasi olan sosyal aglar da gittikce populer olmakta, ornegin muzik konusunda last.fm, edebiyat konusunda goodreads.com ve profesyonel network konusunda linkedin. Second Life ise olayin uc boyutlu dunyasi...

Sosyal aglar gittikce bireysellesen ve yalnizlasam modern insanin bu gerilimden kurtulmak icin buldugu bir rahatlama yontemimi mi acaba?

Friday, December 05, 2008

Paint it Black

The Rolling Stones, rock muziginin gelmis gecmis en iyi grubu...1962'de Londra da tohumlari atilan grup, rock muziginde blues, country, folk, reggae ve dans ruzgarlari estirmis bize unutulmaz parcalar emanet etmislerdir. The Rolling Stones grubundan Paint it Black adli mustesna parcasini siz sevgili dinleyicilerime armagan ediyorum efendim. Mick Jagger ve Keith Richards'in 1966 yilinda yazdigi bu essiz parca pek cok grup tarafindan da coverlanmis. Full Metal Jack'i izleyenler animsar ya da Seytanin Avukatini... en guzeli de iyi gitar calan bir arkadastan sarkiyi gitar solosuyla dinlemektir sanirsam, hafif hafif hmmm hmmm hmmm esliginde. Calanlara selam olsun.

i look inside myself and see my heart is black
no colors anymore i want them to turn black
maybe then i'll fade away and not have to face the facts
it's not easy facin' up when your whole world is black..

Haydi butun kapler karalara baglansin, butun renkler solsun, gerceklerin ustu kapansin, tum dunya siyaha boyansin....

Sunday, November 30, 2008

Orlando Hatirasi

Insan nasil olebilir, yasamak bu kadar guzelken

Söyle sevda içinde türkümüzü
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz
Yaşamak bu kadar güzelken?

İnsan dallarla, bulutlarla bir,
Aynı mavilikten gelmiştir
İnsan nasıl ölebilir
Yaşamak bu kadar güzelken?


Fazil Husnu Daglarca'nin cocuklugumdan beri zihnimde yankilanip duran bu unutulmaz dizeleri... Ezbere yatkin olmayan bellegim, bir bicimde bu dizeleri yineler durur, en cok da umutsuz oldugum anlarda. Umutsuz olmak icin pek cok neden var, bilirsin...en son Virgina'da universite katliamina bu kadar uzulmus, o siralar dinledigim Blonde Redhead albumunu bir daha dinleyemez olmustum. Acidan kacmanin en kolay yolu, o siralar dinlenilen muziklerin rafa kaldirilmasidir sanirim...bir de esyalarin atilmasi, resimlerin yakilmasi. Simdi yine gectigimiz gunlerde Bombai'deki saldiri ve olen onca insan, rastladigim birkac resim o umutsuzlugu geri getirmis durumda. Kendi kendime yasadigim bireysel mutluluklar ya da mutsuzluklar bir trajedilerin yaninda onemsiz kaliveriyor...bir yandan da son gunlerde surekli dinledigim, guzel kis albumunu, Isobel Cambell ve Mark Lanegan'in Ballad of the Broken Seas'ini bir kenara birakmak istemiyorum.

Fazil Husnu, yasam bu kadar guzelken olmenin anlamsizligini belirtse de, bir yerlerde birileri oluyor, her olum erken olum oluyor...bir yandan da yasam tum bunlara hic aldirmadan devam ediyor.

Saturday, November 22, 2008

"Gibi yapmalar" cumhuriyeti

Bir suredir sevgili ailemin dogum gunum icin bana memleketten gonderdikleri Masumiyet Muzesini okuyorum yasadigim sehrin her bir koresinde. Sevdigim bir tatliyi yerken yavas yavas bitmemesini ister gibi kitabi azar azar ve yavas yavas okuyorum. Bir kac sayfa okuyup, kahvemden bir yudum aliyor, bir kahve evindeysem o anda etraftaki insanlari izliyor, mekandaki objeleri tek tek gozden geciriyorum. Masumiyet Muzesi'nde Orhan Pamuk'un her bir esyaya yukledigi anlami, her birinin tarihini ve yasamdaki izlerini ince ince isledigi gibi, etrafimdaki seyler ve insanlar bana o an gozlemlenmesi gereken pek muhim seylermis "gibi geliyor". Simdi kitabin 438. sayfasindayim ve yazarin bahsettigi "gibi yapma" durumu bir an aklima takildi ve kitabi koltugun uzerine koyup bir sure dusundum. Basimi sevirdigimde perdesi sonuna kadar acilmis balkon cami'ndan disarida azar azar yagan kari izledim biraz. Okudugum kitaplarda yazarin kullandigi dil, kitabi okudugum sure boyunca beni hep etkilemistir. Kitap bitene kadar o dilin etkisine kapilir, yasami bir kitabin kahramani gibi yasadigimi hayal ederim hep. Iste tam da o siralar kitaptaki ince betimlemeler benim gozlemlerimi etkiler, dunyaya ya yazarin ya da kitaptaki bir kahramanin gozlerinden bakiyormus hissine kapilirim. Simdi de bu yazida kullandigim dil, muhtemelen Orhan Pamuk'un benim uzerimdeki hakimiyetinin bir sonucudur. Zavalli bir okur oldugumu biliyor ve asil konuya geciyorum...gibi yapmalar...

Gibi yapma kulturu bizim ulkemizde, ozellikle geleneksel rituellerin moden yasamin beraberinde getirdigi davranis bicimleriyle catistigi topumlarda yaygin oldugunu dusunuyorum. Degerlerimizi korumaya calisirken bir yandan da bu yeni ve hizli yasamin yeni degerlerine ayak uydurmakta zorlaniyor gibiyiz. Saygi geregi dinlememeiz gerektigini biliyor, bir yandan da aklimiz baska yerde oldugu icin dinler gibi yapiyoruz. Orhan Pamuk muzenin 439. sayfasinda Fusun'un babasinin yaninda sigara icerken bir yandan da bunu saklama geregi hissettigini, sigarasini saklayarak ictigini ama herkesin bundan haberdar oldugunu bu gibi yapma kulturune ornek gosteriyor. Tipki anne babamiza soyledigimiz yalanlari herkesin bildigi halde, bilinmiyormus gibi yaptigimiz gibi. Sevmedigimiz halde seviyormus gibi yaptigimiz sevgililer gibi, begenmedigimiz halde iltifatlara bogdugumuz yemekler gibi, kavga etmek isteyip uslu cocugu oynadigimiz anlar gibi ya da kendimizin ne halt oldugunu bildigimiz halde baska bir insan oldugumuzu dusunmemiz gibi. Belki de bu "gibi yapmalar" yasami kolaylastiriyor, catismalari azaltiyor ve bize iyi geliyordur. Gibi yaparak sucluluk duygusundan ariniyor, kendimizi rahatlatiyoruzdur belki. "gibi yapmalar" cumhuriyetinde mutlu olmak icin baska secenegimiz yoktur belki de...

Monday, November 17, 2008

Artvin, uzak memleket

Ilk ne zaman gittim tam animsamiyorum Artvin'e. Annemin memleketi olmasi sebebiyle gitmesek de gormesek de sik sik, hep bir bicimde Artvin yasamimizda onemli bir rol oynamistir. Ben de uzun yillar nereli oldugum soruldugunda isime geldiginde Artvinliyim derken, aslinda bunun ne kadar onemli oldugunu kavrayamiyordum belki de. Oysa her Artvin'li nerde yasarsa yasasin memleketini de beraberinde getirir, buyuk bir ozlemle yasar ve ne yapar ne eder bir sekilde kilometrecelerce yol katedip memlekete gider. Artvin, sehir merkezi Coruh nehrine bakan kayalarin uzerine kurulmus, sehir cevresi ise inisli cikisli tepelere, daglara ve yuksek yaylalara kadar yayilmistir. Birinci dunya savasi oncesinde pek cok Ermeni'nin yasadigi sehirde simdi Turkler cogunlukta olmak uzere, Gurculer, lazlar ve Hemsinliler yasamaktadir. Artvin kelimesi Ermenice kokenlidir olup orijinali Artavani "berekeli bolge" anlamina gelir. Osmanli Imparatorlugu doneminde Livane bolgesi diye de adlandirilan sehir ayrica Coroksi, Corok, Kollhis ya da Livane adlarini da almistir onceleri.

Annem Artvin'in Ardanuc ilcesi dogumludur. Cocuklugu yaylalarda, yayla evlerinde gecmis, artvin oyunlariyla dansetmis, cam sakizi toplamis o serin sularinin ve lezzetli donerlerinin tadini bir turlu unutamamistir. Memleket sozcugu belki de en cok Artvin'e yakisir. Memleket Artvinlilerin hala dillerde dolanan deyislerinde, sozcuklerde, aksanda, yaz icin yapilan planlarda, orada hala yasayan dedeler ve ninelerde ve "eve" olan ozlemde, tepilen horonlarda, agizlarda dolanan melodilerde surekli hissedilir. Ben de bir sekilde bana annemden bana miras kalan memleketi, Odtu'de basladigim Artvin halk oyunlariyla kesfettim. Artvin dogasinin, enerjisinin ve tezcanliligini en iyi anlatan dansidir sanirim bir de turkuleri.En iyisi bir cilveloy soylemek ve oynamak beraberinde, yaslisi, genci el ele, Artvin;'in tozlu topraklarinda, davul, zurna, tulum esliginde ya da cok uzaklarda Izmir'de bir evin bahcesinde bir Artvin halk oyunlari kaseti esligiyle.

indim Dere Irmağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Zeytin Dalı Kırmağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Geldim Seni Almağa (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)
Başladın Ağlama (Hoy Nanay Da Cilveloy Nanay Da)

Nayda Nayda Nanay Da Hoy Nanay Da
Cilveloy Nanay Da




Artvin Ardanuc

Tuesday, October 21, 2008

Erkenden gidenler


Jeff Buckley: Muzisyen, grup arkadaslarinin New York'tan donmesini beklerken, Wolf nehrinde bir aksam bogulur. Bedeni 4 Temmuz, 1997'de bulunur. Arkasinda harika Grace albumunu birakarak goc eder.






Sylvia Plath: Amerikali sair ve yazar. 11 Subat 1963 sabahi, cocuklarinin odasina ekmek ve sut birakip, kapilari sikica bantladiktan ve islak havlularla bosluklari kapattiktan sonra kafasini firinin icine sokar ve gazi acar. Arkasinda "yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var..." dizelerini birakarak uzaklasir.







Kurt Cobain: Irlanda-Amerika kokenli 20 Subat 1967 dogumlu Amerikali muzisyen, Nirvana grubunun belkemigi. 8 Nisan 1994 gunu, cansiz bedeni Lake Washington'daki evinde evine guvenlik sistemini onarmak icin gelen bir elektrikci tarafindan bulunur. Cenesine dayadigi bir silahla intihar ettigi soylenir intihar notunda su sozleri birakarak: "Ne yazmaktan, ne muzik yapmaktan ne de dinlemekten heyecan duyuyorum...uzun yillardan beri..." Gunlerdir evde cansiz yatan bedeninde yuksek miktarda eroin ve Valium bulunur.






Nilgun Marmara: Turkiye'li sair, yazar. 13 Ekim 1987'de evinin balkonundan atlar. Sylvia Plath hayranidir, "sylvia plath'ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi" adli tezini ve daktioloya cekilmis siirler, metinler ve kirmizi kahverengi defteri birakarak arkasinda bir hiclige dogru yol alir.






Ernest Miller Hemingway: Yazar ve gazeteci. 62. dogumunune birkac hafta kala basina bir silah dayayarak yasamina son verir. Yeni nobel almistir, artik daha iyi yazamayacagini dusunerek yasamaya gerek gormez ve arkasinda Silahlara Veda'yi birakarak terkeder bu dunyayi.








Yavuz Cetin: 1970 Samsun dogumlu gitarist, muzisyen. 15 Agustos 2001'de Bogaz Koprusu'nden atlayarak kendini bosluga birakir. Belki de bir yerlerde Jeff Buckley'le bulusmus gitar nagmeleriyle demleniyorlardir, kim bilir...






Sarah Kane: 3 Subat 1971 dogumlu Ingiliz oyun yazari. Oyunlarinda arzu, aci, fiziksel ve psikolojik iskence ve olumden bahseder. Uzun yillar depresyonla mucadele eder. 1999 yilinda once yuksek miktarda ilac alir, kurtulur, iki gun sonra da London King College Hospital banyosunda kendini asar. Oldugunde "28" yasindadir.





Jacques Mayol: 1 Nisan 1927 dogumlu dunya serbest dalis rekortmeni. 100 metre serbest dalis yapan ilk dalgic. 1955 yilinda bir akvaryumda dalgic olarak calisirken yunuslarla tanisir. Tanistigi Clown adinda disi bir yunusla yakinlasir, su altinda nasil davranmasi gerektigini ve sualtina uyum saglamayi Yunuslar'dan ogrenir ve Homo Dolphinus felsefesini gelistirir. 22 Aralik 2001'de 74 yasinda Italya Elba'da kendini asar ve sonsuz derinlige dogru yol alir. Kulleri Tuscany kiyilarina savrulur.

Saturday, October 18, 2008

Samed Behrengi


Ben okumaya ilk cocuk masal kasetleriyle basladim...Henuz okumayi ogrenmemistim o zamanlar. Babamin bana aldigi masal ve oyku kasetlerini dinlerken, hayal alemlerinde sozcuklerde gezindim once. Nasil yazildiklarini bilmeden, dinledigim oykulerin resimlerini dusleyerek. O siralar hep babamin kalin kitaplarini kurcalar, onun ilgisinin benden o kitaplara dogru kaydigi zamanlarda garip bir kiskanclik da beslerdim o sari sayfali seylere. Hatta daha da ileri gider, bazi kiskanclik krizlerinde uzerlerine resimler cizerdim. Benim delirmeye basladigimi goren babam okula gitmeden okumayi ogretmeye karar verdi. Bu biraz da sanirim gittikce rahatsiz eden merakimi ve sorularimi azaltmak, ilgimi baska bir seye yonlendirmek icin bilincli atilmis bir adim da olabilir. Cin Ali, Burak cocuk safhasini bir an once atlayarak "asil kitaplar" defterini hic kapatmamak uzere actim, sanirim 6 yasindaydim. O gunleri dusundugumde iste hep Behrengi ve benim hayatimin daha o yasta donum noktasi olan kitabi Kucuk Kara Balik gelir. Kucuk Kara Balik'i okuduktan sonra bir daha hic eskisi gibi olamadim. Garip bir huzunle bitirmistim kitabi. Sonrasinda Behrengi'nin diger kitaplari geldi...Ulduz ve Kargalar, Bir Seftali Bin Seftali ve Kucuk Kirmizi Balik. Kucuk Kara Balik bulundugu sazliktan memnun olmayip, nehrin sonunu, denizi deli gibi merak eden kucuk bir baliktir. Bir gun oralardan uzaklasip baska dunyalari, okyanusu gormek ister. Etrafindaki herkes dalga gecer onunla, nasil olur da kucuk bir kara balik cesaret edip de uzaklara gitmek ister, bu binlerce kardesiyle yasadigi kucuk yer neyine yetmiyordur. Ama kucuk balik kafasina koyar bir kere, ve bir daha hic donmemek uzere evinden uzaklasir. Kitap onun basindan gecen maceralari anlatir. Sonunda kucuk kara balik'in evine bir daha donmedigini animsiyorum. Mutlu sonla biten cocuk kitaplarindan farkli olarak, sonunun boyle belirsiz olmasi kitabi basli basina farkli kiliyor. Benim de yasamim boyunca denizi, okyanuslari kovalamamin nedenidir diye dusunuyorum kucuk kara balik. Bir de kitabin arka sayfasinda Behrengi'nin bir irmakta bogularak oldugunu okudugumda ilk defa olumle tanismistim o yaslarda. O zmandan sonra hangi kitabini okursam okuyayim hep garip bir huzun kaplamistir icimi.

Behrengi, Iranli bir ogretmen, cocuk hikayeleri ve halk masallari yazari, arastirmaci ve derleyici. Ogretmen okulundan mezun olduktan sonra koy okullarinda ogretmenlige baslar. Ogretmenlik yaparken bir yandan Tebriz Edebiyat Fakultesi'nde Ingiliz Dili ve Edebiyati Bolumu'ndeki derslere devam eder. Bu donemde halk masallarini toplar, masallar yazar. Donemin egitim sistemini elestirir, yazilar yazar, cozumler uretmeye calisir ve bir yandan da baskici yonetimle savasir. 1968 yilinda Aras irmaginda bogularak can verir, olumu suphelidir. Tipki kucuk kara balik gibi...Onu bir daha goren olmadi...

Tuesday, October 14, 2008

Agir Cekim ve Nude-Radiohead

Agir cekim yasamaya basladim herseyi, Nude'u dinlerken... Street Spirit video klibini izleyenelr bilirler, orada da bu agir cekim teknolojisini kullanir Radiohead. Izledidim en iyi ve en etkileyici kliptir street spirit. Ama Nude bambaska, garip bir bicimde bedenizi esir alan bir ilac gibi...uyusturucu degil de ...yavaslatici diyelim...su an yaptiklarinizi bunun onda biri kadar yavaslikta yapsaydiniz neler olurdu? Agir cekim bir goruntu dusunun, yavas akan resimler. Cayinizi ornegin agir cekim ictiginizi, agir cekim konustugunuzu ve agir cekim agladiginizi. Nude dinlerken ben iste yercekiminin olmadigi bir gezegende yolculuga ciktim, bildigim herseyi unuttum, bambaska bir hizda ve duzlemde yasamaya basladim. Sanirim zaman bukuldu, ben hafifledim.


Nude Radiohead'in In Rainbows albumununden bir parca. Buyrun efendim siz de hafifleyin...

Sunday, October 12, 2008

Royksopp, Melody A.M.



Zamanin birinde, yani bugun, yani benim su yaziyi yazdigim gunde, senin bu yaziyi okudugun gunun oncesinde bir zamanda, bir albumu dinlemeye basladim uzuun uzuun ve sakiin sakiin. Yillardir bir sekilde tepkiyle yaklastigim ve sigligini elestirdigim elektronik muzige, simdi bambaska bir pencereden bakmami saglayan bir albumle karsilastim. Insan nasil bir yemegi ilk defa yediginde lezzetsizine denk gelip bir daha yemek istemez ya o yemegi, sanirim elektronik mizigimsi seyler de beni ilk dinledigim anda rahatsiz etmis, uzun sure de kiyisindan kosesinden gecirmemislerdir. Neyse lafi fazla uzatmayayim fikrimi degistiren gruo Röyksopp diyeyim. ayrica guzel elektronik muzik evde de dinlenebiliyormus, hatta yaninda icki vs. olmadan da. Rokysopp Norvec'li bir grup, ismini de oralarda yetisen bir cesir mantardan aliyor. Siz de Röyksopp'u bir yerleden duymussunuzdur, reklam tanitim muziklerinden vs. Ornegin Melody A.M. albumundeki Remind Me adli parca Amerika'da yayinlanmakta olan Geico ve Apple reklamlarinda kullanilmaktaymis. Album 2001 cikisli, henuz dinlemediyseniz bir yerlerden bulunuz, dinleyiniz efendim, kolay dinlenilir iyi muzik....

Friday, October 03, 2008

Uzak-Nuri Bilge Ceylan


Bir suredir siyah beyaz fotografcilikla ugrasmaktayim. Uzun zamandir hep yapmak istedigim sey, fotografciliga sonunda kiyisindan kosesinden bulasmayi basardim sayilir. Simdilik yalnizca karanlik odada filmi hazirlama ve basma islemleriyle vakit gecirmekteyim. Forografcilik ucsuz bucaksiz gizemli bir dunya...isin teknik kisimlari bir yana, bir forografci gozune sahip olmak cook uzun yillar alan bir ugras. Bugun Nuri Bilge Ceylan'in Uzak filmini izledigimde bunun ne kadar buyuk bir teknik ve yetenek gerektirdigini bir kez daha farkettim. Film muhtesem forograf kareleriyle bezenmis bir komposizyon gibi. Duragan, fazla akici olmayan sahneleri sanki bir forograf sergisindeymissiniz gibi goruntuler karsisinda buyuluyor sizi. Filmde tasradan gelen egitimsiz ve issiz bir gencin is bulma ve sehire ayak uydurma cabasiyla birlikte sehirde yasayan entellektuel forografci bir akrabasinin "uzak" iliskisi de hic yormadan, sakin ve sessizce anlatiriliyor ve elbette sehir yasami elestirileriyle birlikte. Filmin en guzel yani tum bunlari goze batmadan elestribilmesi, yasami tum sadeligiyle anlatmasi ve karakterleri tum dogalligiyla hic saga sola sapmadan gostermesi. Film sonrasinda Nuri Bilge Ceylan'in film hakkindaki uzun shbetini dinlemek de ayri bir tad verdi. Bir filmin dusuk bir butceyle, dogal oyunculukla ve yalin bir oykuyle bize "gercek" yasami cok daha iyi anlatilabilecegini gosteriyor Nuri Bilge. Bir zamanlar Camus'un Yabanci'sini okudugumda ve sonralari bu benzer anlatimi Yazgi'da gordugumde bu yalin sinema dilini ne kadar sevdigimi farketmistim. Uzak ile bunu bir kez daha sessiz sedasiz anlamis oldum.

Last.fm sahane


Muzik ruhun gidasidir demisler benim icin bir gidadan daha da ote bir ilac gibi. Beni her durumda iyilestirebilen yegane ilacim olmustur muzik. Tum depresyonlarin ustesinden geliriz beraber, tum sikintilari cozeriz, beraber aglariz beraber guleriz. Dinledigim muzikler hayatima giren insanlar ve elbette ezelden beri hep merakli bir cocuk olup sagi solu karistirmamla evrilmistir. Ama iste yasamima giren birileri ozellikle dinlediklerimin bugune nasil geldiginde, hangi yollardan gecip hangi sapaklarda kayboldugumda onemli rol oynamislardir. Oncelikle Ahmet abi...sanirim ilk rock kasetini o hediye etmisti bana yaninda bir de Sofie'nin dunyasi esantiyonuyla. Ben henuz sasi gozlerle dunyaya bakarken, birden felsefe ve rock karmasasinin icinde buluvermistim kendimi. Daha sonralari universiteye basladigim ilk yil Yalcin'in verdigi Nirvana ve Metallica albumleriyle gecemi gunduzumu gecirmistim. Cok sonralari Burcu'yla yaptigimiz paylasimlar ve essiz muzik muhabbetleri bana Portishead'in Radiohead'in ve daha pek cok dahi muzisyenin dunyasini acmisti. Ama iste beni en cok gelistiren ve muzik konusunda buyuten insan Sevgili Yener'dir. Yener sayesinde ben Fiona Apple'larla, Sigur Ross'la, Morissey'le ve daha pekcoklariyla icli disli oluvermisimdir. Simdi son zamanlarda da bir last.fm bagimlisi oldum ciktim iste. Muhtesem bir kaynak, sosyal ag sitesi ve daha da onemlisi muzik kutuphanesi. Sevdiginiz muzik turleriyle ve muzisyenlerle radyolar olusturabilir, bu radyolari baskalariyla paylasabilirsiniz. Cesitli muzik gruplarina uye olabilir, yorumlarinizi paylasabilir, sevdiginiz muzisyenlerin videolarini izleyebilirsiniz. Ben bilgisayarima bir da programini indirdim, butun gun last.fm dinleyip besleniyor bir yandan da iyilesiyorum. Iste efem buyrun web sitesi:

http://www.last.fm/

turkce websayfasi icin:

http://www.lastfm.com.tr

Thursday, October 02, 2008

Biz nereye kosuyoruz?

Buyuk bir telasin icersindeyim dostlar uzun zamandir. Ne oldugunu sormayin, hayat telasi diyecegim zira olmayacak yavan kalacak, yasamak telasi diyecegim, ne acelen var kardesim herkes yasiyor ya iste diyeceksiniz... ben en iyisi nedensiz bir telas diyeyim. Telaslarin en kotusudur nedensiz telas, nedensizce bir kosusturmacanin icinde kaybetmek kendini. Nedeni bulunsa sanki anlam bulacakmis gibi... Bir zamanlar cok sevdigim biri cok yavas yasardi hayati, yavas konusurdu, yavas yemek yerdi, yavasca ve endisesiz gecerdi vakti. Yanina gittigimde zaman dururdu, sakince yapilan seylerin, yeniden yemeklerin ya da paylasilan masallarin huzuruyla zaman hic acele etmeden usulca geciverirdi. Sonrasinda ise elbette hicbir pismanlik birakmadan geride. Oysa simdi dusundugumde onu o zamanlar elestirdigimi animsiyorum, hirs ya da azim yoksunlugundan, hep daha fazlasini isteme cabasi eksikliginden.

Yasamin bu hizi, durmak bilmeyen kosturmacasi, hep birseyler yapmak gerekiyormus gibi cabucak bitirilen isler, hizlica yenilen yemekler, dinlenen muzikler ve okunan/mayan kitaplar...Cabuk kurulan kisa cumleler, karsidaki sozunu bir an once bitirse de ben konussamlar, bu kirmizi isik ammma da yandilar, siram gelmediler...ve her zaman her yere cabucak gitmeler...Bu tuketim toplumunun bize dayattigi moden bir cilginlik midir yoksa..modern hayat cilginligi?? hani su 10 yillardir uzerinde feylezoflarin kafa yordugu fenomen...

Ben isin felsefe kismini bilmiyorum ancak yasamimi yavaslatmak istiyorum son birkac gundur. Ornegin sabah kalktigimda yavas hareket etmek istiyorum, once yatakta yavasca gerinmek, uzun bir kahvalti etmek, hic acele etmeden otobus duragina dogru yurumek...aksam eve geldigimde uzuun bir sure gozlerimi kapatip yepyeni albumler dinlemek ya da muzigi kapatip bir kitabi yavasca ve sakince okumak...

Surekli bir seyleri kaciriyormus korkusuyla yasamaya son... Zira kacirdigimiz yalnizca zamanin guzelligi oluyor bu telasla ve aceleyle. Bu bir dogumgunu oncesi serzenisleri mi yoksa doktora yorgunlugu mu bilemeyecegim ama artik daha az kosmaya ve daha sik yurumeye calisacagim sanirim. Bir yazisinda sordugu gibi yazarin, derin sulara tuple dalmak mi yoksa jet-skiyle sularin uzerinde hizlica dolanmak mi? Bir dusunun bakalim...

Monday, September 15, 2008

21. yuzyil ogrencileri

Sevgili okumus yazmis, uyumus da buyumus blogcularim. Muzik yazilarina biraz ara verip uzun zamandir "e haliyle" mesgul oldugum egitim ozellikle egitim teknolojileri konusunda da bir iki kelam etmek isterim. Liseyi de sayarsak yaklasik 15 yildir icinde oldugum, gelisimini bizzat yasadigim, bir sure ozel bir firmada sabah 9 aksam 7 kafa patlattigim ve sonrasinda tee Amerikalara gelip doktorasini yaptigim bu guzide alanimiz hakkinda elbet benim de bir iki cift soz etmeye hakkim vardir. Su siralar gundemimizi 21. yuzyil ogrencileri yani dijital gocmenler mesgul etmekte. Danismanimin verdigi ve Amerika'nin farkli bolgelerinden ogretmenlerin aldigi Internet uzerinden verilen bir derste bu konuda cesitli tartismalar gudulmekte. Dijital gocmenler (digital immigrants) ve dijital yerliler (digital natives) arasinda teknoloji konusunda bilgi, birikim, deneyim ve pratik eksikligi konusuluyor. Dijital yerliler- bizim kucuk cocuklarimiz, teknolojinin icinde dogan, bu yaslarda birer cep telefonu ve/veya bilgisayar sahibi olan cocuklar. Elbette her cocuk ozellikle Turkiye'de bu gruba dahil olamiyor ne yazikki maddi imkansizliklar ve altyapi eksikliginden dolayi. Ancak ozellikle batidaki cocuklari dusunursek pek cogunun evlerinde olmasa bile bir bicimde Internet kafelerde teknolojiyle fazlasiyla hasir nesir olduklarini goruyoruz. Bu durum Amerika'da biraz daha fazla yasaniyor elbette. Bir teknoloji cilginligi almis basini gidiyor, cep telefonlari, blueberry'ler, i-podlar, i-touch'lar, i-phone'lar (Amerika'da adini hatirlamadigim bir okul bir sinif ogrencilerinin hepsine i-phone almislar vallahi de arastirma amacli), diz ustu bilgisayarlar, kameralar, dijital fotograf makinalari, oyun konsollari, Wii'ler, guitar hero'lar, akilli tahtalar vs vs...Teknolojinin bu denli yaygin olmasi ve ogrencilerin bu teknolojinin icinde dogmus olmalari ogretmenlere ve ailelere bazi zoruluklar sunuyor elbette. Artik e-postayi bile modasi gecmis olarak dusunen ve cep mesajlariyla iletisim kuran bir kitleyle karsi karsiyayiz. Ya da bilgisayarlarinda video editing programlari ile kendi cektikleri videolari ve resimleri editleyen ve bunlari daha sonra bloglarinda ya da youtube'da (her ne kadar ulkemizde yasaklansa da elbette tuneller sayesinde ulasilabilen yegane video veritabani) yayinlayan bu genc dimaglari egitmek zorundayiz. Peki bu icine dogmadigimiz, sonradan ogrendigimiz ve hala adapte olmaya calistigimiz dunyayi nasil anlamaliyiz ve bu aradaki boslugu nasil kapatmaliyiz? Elbette ogrenmenin bir kaynaktan bir aliciya cizilmis bir oktan ibaret olmadigini kavrayarak ve ogrencilerin ve ogretmenlerin beraber/birlikte ogrenebilecekleri egitim ortamlari tasarlayarak. Bu tur egitim ortamlarinda ortada bir problem bulunuyor ve cevresinde deneyimli ve acemi ogrencilerin etkilesimde bulundugu bor ogrenme agi bulunuyor. Bu modelde ogretmen yok, yalnizca cok bilenler ve az bilenler var. Probleme bagli olarak elbette cok planler ve az bilenler yer degistirecekler ve karmasik bir ogrenme agi yaratacaklar. Bu modele de ag ogrenme modeli deniyor.

Gelelim isin teknoloji boyutuna. Izledigim bir video (elbette youtubetan) 21. yuzyil ogrencilerinin vizyonunu cok iyi anlatiyor. Bir de siz izleyin bakalim, hayatiniz degisecek mi?

Sunday, August 31, 2008

Kucuk bir deniz ati olmak istiyorum

Bir albumun parcalarini ayri ayri dinlemek yerine, bir butun olarak ve hatta albumdeki sirayla dinlemeyi tercih ederim. Albumun oykusunu, duygu inis ve cikislarini giris, gelisme ve sonuc halinde dinler bir sure sonra album cok sardiysa en sevdigim parcalari defalarca dinlerim. Iki gundur bu gelenegi bozmus olmaliyim ki donup dolasip Devendra Banhart'in eski yeni parcalarini karistirarak dinliyorum hatta dinlemekle kalmayip evde yalniz basima psychodelic danslar ediyorum. Gecen gun radyo eksen'in sayfasinda dolanirken top 40 sayfasina tikladim ve en ust siralardaki parcalara bir goz attim. Iste o an gozlerim Devendra Banhart'i seciverdi ve carmensita'nin harika klibini youtubtan seyrediverdim. Natali Portman dilberinin de oynadigi bu kliple buyulendim kaldim. Daha sonra dinledigim diger parcalari ve ozellikle http://www.devendrabanhart.com da yayinlanan son albumunun butun trackleri, surreal, indie, folk ve psycho folk gibi isimler almis ama bence nevi sahsina munhasir muzik yapan mistik bir adamla tanistirdi beni. Bence Devendra Banhart son yillarin gelmis gecmis en yaratici, en farkli ve en en "bu dunya otesi" genc yildizi. Devendra Banhart Amerikali-Venezualla'li genc bir muzisyen. Texas'ta dogup, yasaminin 5-13 arasi yillarini Venezuela'da gecirip daha sonr La'ye yerlesmis. Su siralar LA'da ormanlarin icinde bir kabinde arkadaslari ile album kayitlari yapmakta, kollektif bir hayat surmekteymis. Devandra sarkilarinda basit gitar melodileri kullaniyor, belki de bu minimalist tavri surreal siiriyle birlesince bize o eskilerin folk muziklerini hatirlatiyor. Devandra'nn son albumu Smokey Rolls Down Thunder Canyon'u http://www.devendrabanhart.com/listen.html addresinden dinleyip, youtube'dan kanli canli performanslarini seyredebilirsiniz. Albumun en guzel parcasi "seahorse'u" dinleyip belki kucuk bir deniz ati olmak istersiniz siz de, kimbilir...

Seahorse'un bir bolumunden cevirebildigim kadariyla...

Butun sahip olduklarimi ruzgara birakiyorum
birseyleri istemeyi bitirdim artik
tatmin olmus bir sekilde olebilirim
saklayabilecegim arzular olmadan
ne bugun
ne de gelecek binlerce yasamlarda

kucuk bir deniz ati olmak istiyorum
kucuk bir deniz ati

yeniden dogmaktan korkuyorum
eger yeniden bu bicimdeyse
nasil, neden, nerede, ne zaman bilmek istiyorum
parlak bir gece gokyuzu olmani istiyorm
isik gibi gelmeni istiyorum



Tuesday, August 26, 2008

Monday, August 25, 2008

Patti Smith-Feed your head Feed your head Feed your head



Boston gunluklerine kisa bir sure ara verip muzik yazilarima devam etmek istedim sayin okuyucu. Zira bir suredir ara ara dinledigim ustun insan, dahi ses Patti Smith hakkinda yazmayi uzun zamandir geciktiriyordum. Punkin kralicesidir Patti Smith, 1975 yilinda cikardirdigi Horses albumu punk tarihinde bir mihenk tasidir. Because the night adli parcayi animsarsiniz, ozellikle yeni coveri ile benim erken ergenlik donemlerime denk gelmisti. Diskonun dibinde bir evimiz oldugu icin, her gece uyumaya calisirken ninni yerine bunu dinlerdim. Ben disko nagmeleriyle uyuyama calisirdim sevgili okuyucu, hala o 80'lerin eski disko parcalarini dinledigimde icimin titremesinin nedeni odur. Artik ruyalarimda neler gorurdum, bu ayri bir yazinin mevzu bahsi elbette.

Horses albumunun dogusunda pek cok muzisyenin Patti smith uzerinde etkisi olmus, Jimi Hendrix'in, Jim Morrison'un ve the Rolling Stones'un elbette. Album gelmis gecmis en iyi rock albumlerinden biri sayilir, Rolling Stones dergisininin 2003 yilindaki en iyi 500 albumu arasinda, Times dergisinin 2006 yilindaki gelmis gecmis en iyi 100 albumu arasinda yerini alir suphesiz. Ben Patti Smith'in horses albumunu dinleyedurayim, kendisi cokta Istanbul'a gelip konser vermis bile, ustune ustluk yeni albumu Twelve'i cikarip efsane rock parcalarini yeniden yorumlamis. Ben albumu yutubdan biraz dinledim, ozellikle Nirvana'nin Smells like Teen Spirit coverini pek bi begendim. Bu da yetmedi Jefferson Airplane'in White Rabbit'ini coverlamis. Aksam aksam kendimden gecip kafami besledim, Alice olup harikalar diyarinda tavsanlarla fink attim.

feed your head. feed your head. feed your head..

Sunday, August 24, 2008

Boston

Biz nedense milletce pek bir asinayizdir Amerikanin herbirseyine. Kultur emperyalizmini severek kabullenmisizdir hep. Dinledigimiz muziklerden ya da izledigimiz filmlerden yalan yanlis az cok birseyler ogrenmisizdir bu topraklar hakkinda. Boston da filmlerde falan calinir ilk kulagimiza, 1600-1700 lu yillarin Amerika'sini anlatan filmlerde. Biraz daha buyuyup aklimiz erdikce MIT'nin ya da Harvard Universitesi'nin buralarda oldugunu duyariz. New York gezimizin New York City, Albany ve Niagara Selaleleri'nden sonra dorduncu ayagi oldu bir gunluk Boston gezisi. Belki de en guzeliydi gordugumuz sehirler arasinda, buyulendik kaldik. Bunda Cagri ve Emrah'in harika rehberliklerinin de rolu vardir elbet. Is bu yazinin konusu Geldikten sonra hakkinda biraz daha arastirma yaptigim Boston sehri olacaktir sayin okuyucu...

Boston'daki gezimiz once Harvard Universitesi ve etrafiyla basladi. Donem henuz basliyor oldugu icin ortalik pek bir kalabalik pek bir civil civildi. Universite kampusunun kucuklugunu gorunce biraz hayak kirikliligi yasasak da binalarin eskiligi ve kampusun derli toplu olmasi hosumuza gitmedi degil. Etraf oriyantasyondan gecen yeni ogrenciler ve aileleriyle dolup tasiyordu. Disarida ise Iowa'da pek gormeye alisik olmaidigimiz bir insan kalabaligi vardi. Kafelerde oturan, saga sola yuruyen insanlar yahu...Olacak is degil...Biz Iowa'da ozellikle kisin sokakta insan gormeye pek alisik olmadigimiz icin ve herkes heryere arabayla gidip geldigi icin, bana sehirde insanlar degil de arabalar yasiyormus gibi gelir hep. Oysa Boston'ta dupeduz insanlar yasiyordu.

Harvard Universitesi'ne gelmisken John Harvard'in ayagini ellemeden gecemedim elbette.

Harvard Universitesinin kutuphanesi 13 milyon kitap barindirmasiyla meshurmus. Ama universitenin ogrencisi olmadigimiz icin iceriye giremedik elbette. Ancak onunde fotograf cektirmeyi ihmal etmedik.


Bir sonraki duragimiz Massachusetts Institue of Technology yani MIT'ydi. Bu kampusu Harvard'a kiyasla daha sicak buldum ve daha cok sevdim. Ozellikle Hudson nehri manzarali kutuphanesini elbette. MIT'nin icinde bir sure Naom Chomsky'nin ofisine aramak icin ugrastik lakin Naom amcanin zaten pek universiteye ugramayan biri olacagini dusunduk vazgectik. MIT pek populer ogrencileri ve hocalariyla meshur bir universite. John Nash burada baslamis egitimine... Good Will Hunting filmi de burada gecmisti animsarsaniz. MIT bir de ders notlarini internetten ucretsiz yayinlamaya baslamisti birkac yil once. Ders kaynaklarinin ve bilginin boyle paylasima acilmasi uzaktan egitimle ilgilenen akademisyen tarafimi memnun etmisti elbette. Iste size bir MIT ve altin kizlar resmi:


Kisa bir MIT turundan sonra Boston sokaklarini arsinlamaya basladik. Bu keyifli gezinin devami icin bir sonraki yazimda gorusmek uzre efem.

Friday, August 22, 2008

Renkler ve Isliklar


New York donusu yine Cagri'dan aldigim bir albumu Efsane Hanimlar ile bikmadan surekli dinlemekteyim. Sarkilari tek tek dinlemektense bir albumun butununu dinlemek ayri bir keyif veriyor insana. Renkler ve Isliklar'da Efkan Sesen'in tamamini isliklarla seslendirdigi harika bir album. Bir aksamustu, tam da gunes batarken balkonun kapisi hafif aralik, kaybolmakta olan gunes bir yandan odaya sizarken, gozleri kapatip uzunca bir sure isliklarin buyusunde kaybolmak ne guzel. Arap, Azeri, Ermeni, Gurcu, Rus, Irlanda, Bulgar, Turk, latin, laz, Yunan, Roman, Kibris ve Italyan ezgilerini Efkan Sesen'den dinlemek de...Albumle ilgili guzel bir tanitimi http://www.youtube.com/watch?v=ineeJN4OGgM adresinden izleyebilirsiniz.

Efsane Hanimlar


10 gunluk New York gezisinden zihnime kazidigim fotograf kareleriyle birlikte yeni birkac guzel albumle donuverdim Iowa'ya. Albany'de tanistigim sevgili arkadasim Cagri'nin neo-klasik diye adlandirdigi albumlerden biri "Efsane Hanimlar". Simdiye kadar kulagimin alisik olmadigi bir yandan da pek tanidik gelen ezgileri dinledim Albany-Boston yolculugunda ve hemen albumu aliverdim Cagri'dan.

Efsane Hanimlar'daki butun sarkilarini Sema Moritz'in buyuleyici sesiyle dinlemekteyiz. Cumhuriyet donemi kadin sarkicilari animsar misiniz? Biryerlerden hep kulagimiza calinan ama pek de dikkat etmedigimiz bu sesleri Sema Moritz albumde toplamis ve her sarkida bir oyku anlatmis bize. Kucukken hep bir gramafonumuz olmasini isterdim, gramofona bir plak yerlestirip, eski plaklarin cizirtili seslerinden sarkilari dinlemek buyuleyici bir toren gibi gelirdi bana. Sema Moritz Efsane Hanimlar ile bize Seyyan Hanimlari, Murside Hanimlari yeniden dinletiyor...hem neseli hem de acikli birbirinden farkli sesler ve oykuler ile...Siz de bir yerlerden bu albumu edininiz...mazi kalbimde bir yaradir dinleyip eski bir gonul yarasini yeniden animsayiniz, sari yapincak dinleyip eski bir askinizi animsayip gulumseyiniz efendim...

Sunday, July 27, 2008

how to disappear completely

Yasadiklarimiz bazen gercek disi gelir. Aslinda ben burada degilim, bunlari yasamiyorum dersiniz...belki de boyle dusunmek rahatlatir insani, bir kacis, yabancilasma ve beraberinde uzaklasma...Iste tam o anda yeniden Radiohead dinlediginizi farkedersiniz. Tam da o anda "how to disappear completely" adli gercekustu parcayi loopa aldiginizi farkedersiniz...bulundugunuz yerden uzaklasirsiniz, ruhunuzun yukselir, yukarilardan bir yerden kendinizi izlersiniz, bir yabanciyi izler gibi...Ruhun uzaklasmasini en guzel anlatan parcalardan biri, buyrun efendim sozleri...

that there, that's not me
i go where i please
i walk through walls
i float down the liffey

i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here

in a little while
i'll be gone
the moment's already passed
yeah, it's gone

i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here

strobe lights and blown speakers
fireworks and hurricanes

i'm not here
this isn't happening
i'm not here, i'm not here....

Friday, July 11, 2008

Kentler

Yasadigimiz kentler bizi nasil degistirir? Bugun daha da iyi anladim ki, her kentin kendine ozgu bir ruhu vardir, ve orada yasadigimiz surece biz bu ruh halinin bir parcasiyiz.

Izmir'in Goztepe sahilinde gunesin korfezde batisini izledim, koyu mavi dalgalarin gurultusu esliginde. Izmir'i dusununce aileden de kaynaklaniyor olsa gerek hep bir siginma, kabuguna cekilme, huzuru bulma, yasamin butun telaslarindan uzaklasma haleti ruhiyesine giriveririm. O yuzden belki de bu sehir bana calismak icin pek cazip gelmez. Izmir'in bu savruk ruhu calismayi kaldirmaz zira, insani tembellige, bosvermislige surukler, keyifler dunyasina daldirir, iki kadeh raki ve izgara balik esliginde.


...Ankara oysa bambaskadir. Cok calistirir adami bir o kadar da biktirir. Tum karamsarligina karsi guzel sehirdir, hani huzursuz ettigini bile bile israrla izlediginiz filmler gibidir. O huzrsuzluktur belki sizi atesleyen, baska kentlere kosturan, saga sola savuran.

...Istanbul o savruldugunuz kentlerden bir tanesidir. Ruhunuzun bir kus gibi ozgur oldugu, basiboslugun kentidir. Hause'da saatlerce oturup Istiklal'deki kitapclardan aldiginiz surukleyici bir kitaba dalip yoldn gecen insanlari seyretmektir. Zamanin hem durdugu hem de cok hizli gectigi bir kaostur. Belki de bu yuzden tum kentler arasinda en heyecan verici olandir. Istanbul dunyanin neresinde olursaniz olun hep bir ozlemdir. Yasam'a ve gerceklige olan ozlem...Gerceklik...Bazi kentler ne kadar da gercekdisi gelir oysa..Bir masal kenti gibi, hayal meyal hatirlanan ama hatirlandiginda hep o ruh haliyle hissedilen.

...Londra, yalnizligin ve kaybolusun sehridir bana gore. Bir kentin sokaklarinda yapayalniz kaybolmak, ama hep yolunu bulmak, yine kaybolmak...insan kayboldukca kendini daha cok buluyor sanki, daha iyi anliyor kim oldugunu. Tum kentler yarisa girse benim hanemde Londra kazanirdi birinciligi, uzun yillar yasamak isterdim, kaybolmanin ve hep yeniden bulmanin heyecaniyla.


...Atina, askin sehri...Dertsiz, tasasiz, mutlu ve hep gulumseyen bir kent.

Iowa, Ames...yasadigim kent, eyalet. Bir baska yazinin konusu elbette, miladini henuz doldurmadi zira... simdiki zamani anlatmak zordur bilirsiniz, gecmis ise insan aklinin bir oyunudur yalnizca. Gelecek, belirsizlik, yasanilacak sehirler gibi bulanik ve bir o kadar da merak uyandirici. Simdi gozlerimi kapiyorum, actigimda belki de seni gorurum karsimda, bir baska kentte, bir baska simdiki zamanda...

Monday, July 07, 2008

Geleneklerimiz

Sevgili ulkemin pek sayin SAKINleri,

Az once calismaya calisiyor iken bir gurultu bir patirti kopuverdi. Zira bu gurultu dun gece saat 1 sularinda da guzellik uykumu bolmus beni pek "datli" ruyamdan uyandirivermisti. Peki ne idi memleketim insanini gecenin 1 inde ya da oglenin 2 sinde diyelim bu arabalarin zaten cok sik caldiklarini klaksonlarina deli gibi basmalarinin nedeni...Cok basit, bir nevi sevinc ilani, bencilce bu sevinci bir gurultu esliginde saga sola duyurma cabasi diyelim. Bir veledin kesilen pipisine sevinme, onun "ERRKEK" lige adim atmasini kutsama ve kutlama toreni. "ERRKEK" ligi yuceltme seramonisi, oldu da bitti masallahlari, erkek oglumlari ve veee daha sonra erkektir yaparlari...Bunun sonu yok bilirsiniz, zira bu erkegin "pipi"sini toplumca pek sevmekte, saga sola gostererek gurur duymakta, velakin kadini, ayiplarin, aman kizimlarin, el duyarlarin, kim ne derlerin karanlik dunyasina gommekte kusur bulmayiz. Herrrneyse, bunlar derin mevzular, zira bir yaz sicaginda bunlara dalmaktansa, yeni kesfettigim bir Izmir koyunun serin sorularinda snorkelle dalmayi tercih ederim.


Bir davul zurna, bir kolakson, bagiran cagiran insanlar toplulugu benim bu pek "elitist" olan bunyeme fazla geldi. Simdi bu degerli gelenegimizi ve bir o kadar da gorenegimizi elestirdim ya hemmen bir elitist, burjuva, entel damgasi yapistiriliverir uzerimize. Sevmiyorum kardesim, "Rahatsiz oluyorum", sizin o pek savundugunuz, isinize gelince hayatinizin orta yerine yerlestirdiginiz, gelmeyince de sallanamadiginiz bu "tatli" gelenekleri sevmiyorum iste. Rahatsiz oluyorum, her turlusunden. Bu gurultuden, bu etrafa yaymalardan, ona buna ilan etmelerden, duyurmalardan, gosteristen, abartidan, yapiyormus olmak icin yapilanlardan, milletin gonlu hos olsun diye idare edilen durumlardan, herkesin gonlunu hos etme cabasindan HOSLANmiyorum.

Amma velakin, iste bu mislarin muslarin bir dugum oldugu bir ulkede yasiyoruz/yaslaniyoruz. Ya icindesindir cemberin ya da disinda kalacaksin sendromu. Ne demis pek sevgili sair Murathan Mungan...ya di$indasindir cemberin, ya da icinde yer alacaksin, kendin icindeyken, kafan disindaysa...

Caresi yok kardesim, her aksam boyle icip kederleneceksin...

Biz de en iyisi o kadar uzaklardan gelip sigindigimiz bu kucuk ege kasabasinda careyi ufak bir raki kadehinde arayip demlenelim...

Wednesday, June 25, 2008

Kaygan taslar

Ada uzun zamandir denizi izliyor olmaliydi. Hafif kurumus gozlerini kirpistirdi once. Denizin belli belirsiz dalgalari bir sure onu uzaklara goturmustu. Dusuncelerini toparlamakta gucluk cektigi icin, az once aklindan gecenleri animsayamayacak kadar daginikti. Basini biraz one egip elinde biriktirdigi taslara bakti. Iclerinden en kayganini secti, hafif hafif oksamaya basladi. Bir zamanlar gittigi her yerden topladigi taslar aklina geldi. Guzel taslar. Denizle, ruzgarla, tozla sekillenmis taslar. Simdi kisa bir an o taslari zamanin deviniminden, dunyanin hareketinden koparip evde hapsettigi kucuk kavanozu dusunerek pismanlik duydu. Bir tasa yapilmis en buyuk haksizlikti onu ruzgardan ve denizden uzak tutmak...Elinde bir suredir oksadigi tasi yuzune goturdu, yanaklarinda gezdirdi. Tasin bu kayganligi ona garip bir zevk veriyordu.

Taslik bir deniz kiyisinda oturuyordu Ada. Hafif islak saclari ruzgarla oynuyordu bir yandan. Zaman bir sekilde durmak istese, tam da bu ani secmeliydi. Ada'nin yine kendi kabuguna dondugu ani. Taslarina ve denize dondugu ani...Ada hep bu anda kalmaliydi...

Tuesday, June 12, 2007

Gulten'in bitki dunyasi-bitkiler.blogspot.com

Evvet sizi super bir blogla tanistirmak uzereyim sayin blogcular, muhtesem insan, annelerin birtanesi canim annemin blog sayfasi bitkiler.blogspot.com Benim onerimle basladigi blogunda simdiden cok yol katetti annem. Birkac yildir ilgi duydugu bitkiler dunyasini ve yemek tariflerini bu blog araciligiyla simdi sizlerle de paylasacak. Efendim kabizliktan tutun da saglikli bronzlasmaya kadar pek cok konuda bitki dunyasindan nasil faydalanabilecegimizi Gulten Hanim in onerileriyle ogrenebilirsiniz. Ayrica bana tee Amerika'lardan arayip sordugum yemek tariflerini vermekten bikmis olacak ki, bir kac yemek tarifini de bloguna koyacak.

Siz de sormak isteginiz pek cok soruyu blogu araciligiyla annecime iletebilirsiniz, siz sikilmazsaniz saatlerce bilgilerini sizinle paylasabilir yardimsever annem.

Dewey ve Koy Enstituleri

Uzun yillar once Turk egitimini sorgularken ortaokul siralarinda. edebiyat ogretmenim ve sevgili babam beni koy enstituleriyle tanistirdilar. Icine sikisip kaldigim mufredattan, kohne ogretim yontemlerinden, bilindik ders pratiklerini surdurme cabasiyla kolaya kacan ogretmenlerimden birden siyrilip 1940 larin koy enstitulerinde yolculuga ciktimve ulkemin hazin durumunu bir kez daha kavradim. 1940 larda ulkenin henuz kendine gelme cabalari sirasinda bir devrim niteligini tasiyan koy enstituleri cesitli koylerimizde Ismail Hakki Tonguc, donemin milli egitim bakani Hasan Ali Yucel ve pek cok aydin onculugunde kurulmus ancak cesitli cevrelerin koylerdeki bu aydinlanmayi tehdit olarak gormeleri yuzunden kapatilmislardir. Bu ulkemiz Egitim Sistemine yapilan onemli buyuk darbe daha sonraki yillarda bize dayatilan cagdisi ezbere dayali yontemler ve herseye “he” demek icin programlanan ve yetistirilen tek tip gencler olarak geri donmustur. Simdi icinde bulundugumuz, sikisip kaldigimiz, soluk alamadigimiz egitim sistemi de iste bu ve benzeri bilincli olarak yurutulen politikalarin bir sonucudur. 1920 lerde Ataturk’un ulkemize davet ettigi unlu egitim felsefecisi John Dewey koy enstituleri fikrini ortaya atmis, koy ve kent ayriminin, kutuplasmasinin ancak koydeki insanlarin egitilerek, onlarin aydinlanmasiyla mumkun olabilecegini belirtmistir. Unlu pragmatist filozof Dewey “yaparak”, “deneyerek” ogrenme pratiklerinin odak noktasinda olmasi gerektigini savunmus; teoriden cok pratige yonelmis, yaratici dusunme, problem cozme ve kritik dusunme gibi becerilerin ogrencilere kazandirilmasinin asil hedef oldugunu vurgulamistir. Peki biz neden Dewey’nin bundan 80 sene once bize onerdiklerini uygulayamadik? Neden koy enstitulerini kapattik? Bu konuda Mehmet Sahin ile birlikte ortak yazdigimiz makaleyi ekte bulabilirsiniz.


In the Work, by the Work and for the Work: Village Institutes as a Revolutionary Practice of Dewey’s Philosophy

Tuesday, June 05, 2007

Yaz ve Cesmealti

Efendim ovunmek gibi olmasin, bu yaziyi size uzun suredir ayri kaldigim biricik yuvamdan, Cesmealti'dan yazmaktayim. ailemin sefkatli kollarina kavustum, denizle ve ormanla ozlemimi gideriyorum gunlerdir. Anname ve babam sagolsunlar uzun dag yuruyuslerine cikarmaktalar beni butun tembelligime ragmen. Sonunda yine kitap okuyup, hicbirsey dusunmeden sadece denizi izleyebiliyorum. Sanirim tum bu keyifler icin butun sikintilara katlanilabilir, Amerika'da hatta Iowa da bile yasanabilir, ustune bir de doktora yapilabilir. Bir secim donemine denk gelmis bulunmakta, memleketimin hazin durumunu hayretle ve biraz da eksimis suratimla izlemekteyim. Insan uzaklarda sanal bir dunyanin icinde yasiyor sevgili dostlar, bir turlu ait olamadigi hep uzaktan seyrettigi bir dunyada. Bu biraz da Amerika'nin bilerek ve isteyerek yarattigi, baska dunyalari gormemezlik politikasi sonucu elbette. Bir yandan da uzakliklar butun gerceklerden kopariyor insani. Ulkenin biraz disina cikinca, ozellikle Turkiye'ye gelince de tepetaklak gercekligin icine dusuveriyor insan. Iste su siralar oyle bir halet i ruhiyesi vaziyetlerindeyim minik kelebeklerim. Birkac Cesmealti fotografiyla saygiyla ve sukunetle huzurlarinizdan ayriliyor, yaz kirazlarini mideye indirmek uzere yola koyuluyorum efendim.






Friday, April 27, 2007

Thursday, April 12, 2007

Plato ve Ataturk

Sevgili okur-yazarlarim. Bu donem aldigim felsefe dersinde Plato ve Ataturk karsilastirmali bir yazi hazirladim. Ataturk devrimlerini Plato'nun "The Republic" - Devlet'te aciklamaya calistigi dogruluk kavrami ve bu kavramin aciklandigi pek cok alan ile iliskilendirdim. Devlet'te Plato, Socrates'in sohbetleri yoluyla dogrulugu egitimde, kadin erkek iliskilerinde, sanatta, devlet yonetiminde, insanin varliginda uzun uzun anlatir. Okumasi kolay degildir, anlamak beyin terbiyesi gerektirir. "Ideal devlet nedir, nasil olmalidir, ideal devlete ancak ideal insani olusturdugumuzda mi erisiriz" gibi sorular Ataturk'un gectigimiz yuzyilin baslarinda kurmaya calistigi devleti getirdi hemen aklima. Ozellikle egitimde aktif ogrenme, kadinin toplumdaki yeri ve laiklik konularini Plato'nun bazi pasajlari ile iliskilendirildi. Asagidaki linkten yazdigim makaleye ulasabilirsiniz efendim. Keyifli okumalar...

Plato ve Ataturk

Tuesday, April 10, 2007

Blonde Redhead

Yasadiginiz yer, yasamak istediginiz yere cok uzaksa, ilgisi yoksa, yanindan bile gecmesi mumkun degilse, size en yakin arkadasinizi tanistiriyorum ey dostlar, melankoli. Melankoli oyle tek basina cekilen seylerden degildir yanina en tezesinden Blonde Redhead iyi gider. Burcu tanistirdi, daha birkac gun oluyor dinleyeli, ama simdiden zihnimi, bedenimi esir almis durumdalar. Tarif edilemez vokaller, garip bir muzik, en beteri de nedenini bile anlamadiginzi bir melankoli bicimi. Bunun o yasamak istemediginiz ama yasadiginiz yerle de , uzun suredir geri cekilmeyen kis ve soguk ile, bos sokaklar, buyuk alisveris merkezleri ile, sevdiklerinizden uzak olmaniz ile, aldiginiz yuzlerce ders ile, uzerinde calistiginiz binlerce proje ile, herseyden ote "siz" inle bir ilgisi de olabilir. Blonde Redhead bahane, melankoli sahaneeee.

Tez bir Blonde Redhead albumu buluna, "elephant woman", "falling man", "magic mountain" sarkilari dinlene. Ama bu kadar sabredemem diyorsaniz bir korsanlik yapip size "Missery is the Butterfly" albumundeki Falling Man adli vucudu kederlere surukleyen parcayi dinleteyim.

Falling Man

Saturday, March 31, 2007

San Antonio-SITE Konferansi





Sevgili blog okur ve izleklerim. Gectigimiz hafta boyunca Texas eyaletinde SITE konferansindaydim. SITE ogretmen egitimi ve egitim teknolojileri alaninda akademisyenlerin bir araya geldigi, calismalarini paylastigi bir konferans. Ben de bu guzide konferansa bi makale ve bir de posterle katildim, iyi ki de yaptim, San Antonio da guzel gunler gecirdim, Meksika yemekleri yedim, nehir kenarinda uzun yuruyuslere ciktim, alandan pek cok isimle tanistim, calismalarimi paylastim. Donus yolculugunda Dallas havaalaninda gecirdigim 24 saati saymazsak gayet hos gunler gecirdim. San Antonio Texas'in Houston sehrinden sonraki en kalabalik sehri ve en onemli ozelligi bol bol turizt cekmesi. Zaten Amerika' da pek cok konferans da bu sehirde yapilmakta, etraf konferans katilimcilariyla dolup tasmakta. San Antonio' da cok cok eskiden Amerikali kizildereliler yasamaktaymis, ancak 1600 lu yillarda sehre gelen Ispanyol misyonerleri, geldikleri gun olan St. Antony ismini sehre ve shirdeki nehre vermisler. Sonralari San Antonio abolgesi Amerika'ya gelen Ispanyollarin ilk yerlesim yerlerinden biri olmus. Alamo savasi 1800 lu yillarda sehri savunan 189 Alamo yerlisi ile 4000 meksika askeri arasinda olmus, sehri savunanlarin tamami oldurulmus ve Alamo savasi Meksika'ya karsi Texas devriminde basrol oynamis. Daha sonralari sehir buyumus buyutulmus, kocaman bir turistik bolge oluvermis. Sehir icinde Alamo kalesi ve etrafindaki nehir restoranlar, kafeler, eglence merkezleri ve bunlarin cezbettikleri turiztlerle dolup tasmakta. Amerika'nin pek cok sehrinden farkli olan San Antonio Avrupa sehirlerine benzeyen mimari yapisiyla da dikkatleri cekmekte. Ben de elbette San Antonio'da gezmis, tozmus, cesitli yemekler yemis biri olarak size de tavsiye ederim efendim, yolunuz duserse bir Meksika yemegi indiriverin mideye, yanina da bir kac kadeh buzlu margarita almayi ihmal etmeyin. Simdilik yeni maceralarda gorusmek uzere efendim...

Sunday, November 19, 2006

Turkish Coffee





Gecen donem aldigim bir ders kapsaminda hazirladigim dijital oykuyu sizinle paylasiyorum. Dijital oykuleme (Digital Storytelling) fotograflarin bir oyku biciminde sunulmasi anlamina geliyor. Dijital oykulemede bireyler duygularini, dusunceleri, baslarindan gecen olaylari ya da dusuncelerini gorseller yardimiyla anlatmaya calisiyorlar. Benim de oykum Turk kahvesiyle ilgili. Turk kahvesinin tarihi, pisirme yontemleri ve seramonisini kendi cektigim fotograflarla anlatmaya calistim. Turk Kahvesi hakkinda yaptigim arastirmalarda Fransa'dan dunyaya yayildigi dusunulen "Cafe" lerin kokeninin Osmanli donemindeki kahvehaneler oldugunu ogrendim. O donemdeki kahvehaneler donemin muhalif entellektuellerinin ve aydinlarinin bir araya gelerek Turk kahvesi esliginde sohbet ettikleri, tartistiklari, memleketin haline cozum uretmeye calistiklari yerler oluyor. Ve bazen bu nedenle devlet tarafindan kapatiliyorlar. Ama kahvehanelerin yayginlasmasi engellenemiyor elbet. Turk kahvesi pisirme surecinden servisine kadar aslinda kocaman bir tarih ve zenginligi yansitiyor. Burada dijital oykumu sundugum sevgili Amerikali arkadaslar en cok fal kismina takildilar ve nasil bakildigini sordular defalarca. Bu konuda pek uzman sayilmasam da nasil olsa anlamiyorlar diye bir suru sey uydurdum sekiller hakkinda. Ve elbet kendi dunyalari disindaki kulturlere ve dillere pek yabanci olan batili kardeslerimiz dogu oriantalizminden pek etkilendiler, ovguler duzduler ve ben bir kez daha anladim ve ic gecirdim, soyle ki: memleketim memleketim caaaaaanim memleketim...

Monday, October 16, 2006

Bir dogumgunu

Bundan 26 yil once bir ekim gunu, saatler oglen 2 yi gosterirken siyah sacli, cirkin bir kiz cocugu dunyaya gozlerini acmis. Neler hissetmis o an simdi kestirmek guc, ancak cok korkmus olmali ki durmadan aglamis. Geriye de pek gozyasi birakmamis. Yillar bir nehir gibi akmis akmis, kizi iste buraya, su yaziyi yazdigi ana, yani yine bir 16 Ekim gunune getirmis. Digerlerinden farkli olarak kiz cok uzaklarda, zamanin gerisinde yasiyormus o gunu. Kucuk iki katli bir evin, ust katinda, kapali bir gokyuzunun altinda, hizla gecen zamani ve yasadigi herhangi bir seyin bir daha asla aynisini yasayamayacagini dusunuyormus.

Bu kizin her dogumgununde mutsuz olma gibi bir luksu varmis, gune kotu baslar, kotu bitirirmis. O gun olabildigine huzunlu, depresif ve mutsuz olurmus, belki bundan garip bir keyif alirmis. Kiz cunku hep gulumsermis, ne yasarsa yasasin bir sekilde ustesinden gelebilecegini dusunurmus, belki de bellegi zayifmis, yasadiklarina degil, yasamadiklarina odaklanirmis, bilmediklerine, gelecege...

ve zaman kiza aldirmadan devam edermis...


...ask halinde geçsin bu fani ömrüm
hülyalı bir sarhoş kadar bulutlu
"ben ben miyim, değil mi" suali olmasın
kendi sokaklarında kıblesiz yolcu

bir ayaz vursun da tenim duyayım
kör olsun karanlık cevrin bileyim
bir şenlik bahçesinde oyun dizeyim
devri devran içinde mihmandar hanci...

Metin-Kemal Kahraman

Wednesday, October 04, 2006

Nasilsin?


Bugun morum, ozgurum ve asiyim. Bugun kirilmis kelepce, kesilmis parmaklik ve yikilmis divarim. En ozgur mavime en asisinden birkac ton kirmizi kattim, bugun baskaldiriyim, itaatsizim. Devrimim, mucadeleyim ve azili bir isyankarim. Bugun butun sinirlarimi yok ettim, butun kurallari kaldirdim, butun yasalari cignedim, butun inanclari yiktim, bana yuklenen butun anlamlardan siyrildim. Bugun butun mektuplarimi, fotograflarimi, notlarimi, tuttugum defterleri ve okudugum kitaplari toplayip yaktim. Mor bir duman yukselirken sonmus, kor olmus gecmisimden, arkama bakmadan uzaklastim. Elimde mor boyamla, tum gelecegi boyamaya koyuldum.

Sunday, October 01, 2006

Nasilsin?


Bugun kirmiziyim, ates kirmizisi gibi, icine birkac damla kan akitilmis. Tehlikeliyim, saldirganim ve dusmanim. Bir boga gibi ne yone bakacagimi sasirmis halde, surekli tetikteyim. Kizginim, kirginim ve yaraliyim. Yaralarimi kanatiyor, kabuk tutmasini engelliyorum. Bugun kirmizi, asi ve yirticiyim. Icimde, derinlerde degil ama hemen yuzeyde bir ates topu sakliyorum, sicagim. Bugun gecmisteyim, gecmisin tum acilari, kizginliklari ve kirginliklarini akitiyorum terimden, gozyasimdan ve nefesimden. Kirmiziyim, atesle, arzuyla dansedilen bir tangoyum, cingeneyim ve en uslanmazindan bir deliyim.

Wednesday, September 27, 2006

Nasilsin?




Bugun maviyim, gokyuzu gibi, hani acik mavi gokyuzu...Bulutsuz, sonsuz ve tertemiz. Bugun mavi gibi acik, ozgur ve sadeyim. Bugun maviyim, eylul mavisiyim, dertsiz, tasasizim. Salt bugundeyim, ne oncesinde, ne sonrasinda, ama simdideyim.

Tuesday, September 26, 2006

Daisy

(designed by evrim ©)

jai guru de va om

“jai guru de va om”


(designed by evrim ©)

Words are flying out like endless rain into a paper cup
They slither while they pass They slip away across the universe
Pools of sorrow waves of joy are drifting through my open mind
Possessing and caressing me
Jai guru deva om
Nothings gonna change my world
(Lyrics of the song "Across the Universe" by Beatles)

Friday, September 15, 2006

Nasilsin?

Nasilsin?

Bugun maviyim, gokyuzu gibi, hani acik mavi gokyuzu...Bulutsuz, sonsuz ve tertemiz. Bugun mavi gibi acik, ozgur ve sadeyim. Bugun maviyim, eylul mavisiyim, dertsiz, tasasizim. Salt bugundeyim, ne oncesinde, ne sonrasinda, ama simdideyim.

Nasilsin?

Bugun kirmiziyim, ates kirmizisi gibi icine birkac damla kan akitilmis. Tehlikeliyim, saldirganim ve dusmanim. Bir boga gibi ne yone bakacagimi sasirmis halde, surekli tetikteyim. Kizginim, kirginim ve yaraliyim. Yaralarimi kanatiyor, kabuk tutmasini engelliyorum. Bugun kirmizi, asi ve yirticiyim. Icimde, derinlerde degil ama hemen yuzeyde bir ates topu sakliyorum, sicagim. Bugun gecmisteyim, gecmisin tum acilari, kizginliklari ve kirginliklarini akitiyorum terimden, gozyasimdan ve nefesimden. Kirmiziyim, atesle, arzuyla dansedilen bir tangoyum, cingeneyim ve en uslanmazindan bir deliyim.

Nasilsin?

Nasil miyim? Bugun griyim. Yagmur bulutuyum, yoksul bir evin bacasindan soguk bir kis gecesine suzulen dumanim. Bugun griyim, is kokuyorum, biraz da islak toprak. Bugun ellerim pis, dokundugum her yeri kirletiyorum, gectigim her yerde ayak izim kaliyor, izleniyorum. Bugun gri ve yorgunum. Bugun, simdi, su an, sabaha karsi besim. Dort ton siyahima bir ton beyaz katilmis, en koyusundan bir sabaha karsiyim, usulca yagmayi bekliyorum. Kimse gelmesin, gormesin beni, merdiven altina saklanmis, ellerini dizlerine kavusturmus mutsuz bir oglan cocuguyum. Uzgunum...

Nasilsin?

Bugun turuncuyum. Icim icime sigmiyor, agiz dolusu guluyorum. Dunyadaki butun sarkilari soyleyebilir, tum danslari yapabilir, butun kitaplari okuyabilirim. Bugun kumsalda dalgalarla oynayan bir kum tanesiyim. Soguk, buzlu limonatayim, muzlu dondurmayim, ve en az hizli bir afrika melodisi kadar hareketliyim. Bugun turuncuyum, dokundugum yeri guzellestiriyor, icini kipirdatiyorum. Bugun durmadan bagimlilik yapiyorum, vazgecilmezim.

Nasilsin?

Bugun siyahim, eteklerinde yildizlar tasiyan, ay tacli bir gece prensiyim. Karanlik ve gorunmezim. Dokundugum her seyi karartiyor, siyahimda boguyorum. Bugun geceyim, bilinmezim, gizemim ve sakliyim. Korku ve endiseyim. Kabusum, karabasanim, yurekleri sikistiran kalp carpintisiyim. Mektupla gelen kotu haberim, azrailim, olumum. Bugun matemim, yurege saplanmis yumruyum, hickirigim ve en yakicisindan bir zilgitim. Iyilesmeyen bir hastaligim. Bugun zamansizim, gecmisin karanligini gelecege yansitirken ve gelecegi karartirken, ben hep kara, kapkara, komur karasiyim.

Monday, September 11, 2006

Mucizevi Mandarin

ahhhh Asli Erdogan...

Asli Erdogan'in Mucizevi Mandarin adli oyku kitabindan bir mandarinin oykusu...


"Yaşlı ve çirkin bir mandarin, karşılığını parayla ödeyeceği zevk gecesi için olağanüstü güzel, ama taş kalpli bir fahişeye gitmiş. Sabaha karşı, yaşlı adamın uykuya dalmasını fırsat bilen genç kadın, soyguncu dostlarını çağırmış. Ne var ki mandarin, tilki uykusundan fırladığı gibi olanca gücüyle karşı koymaya, dövüşmeye başlamış. Haydutlar hem kalabalık hem de işinin ehliymiş. Onu kolayca köşeye sıkıştırmışlar. Ancak ne kadar vururlarsa vursunlar bu zayıf, çirkin bedende yara açılmadığını, can alıcı darbelerin iz bırakmadığını görmüşler. Bıçaklarını, kılıçlarını çekmişler, ama en keskin bıçak, en acımasız kılıç bile mandarine hiçbir şey yapamıyormuş. Sonunda korkup kaçmışlar. Dövüşü izleyen kadın, yaşlı adamın mucizevi gücünden etkilenmiş, bir kez daha, bu sefer aşk adına sevişmek istemiş. Onu hayranlıkla, arzuyla, şefkatle okşamaya başlamış. Gel gelelim güzel kadının her dokunuşunda mandarinin bedeninde yeni bir yara beliriyormuş, dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralarmış bunlar. İçten bir ilgi ve şefkat görene dek gizli kalmışlar. Sonunda mandarin kanlar içinde kadının kollarına yığılmış, ölmüş."

Aslı Erdoğan, Mucizevi Mandarin

Sunday, September 10, 2006

Yagmur

ah yagmur

once bir, iki, burnumun ucuna, saclarima, koluma dokundular damlalar. Digerlerine haber saldilar sonra, toplanip uzerime saldirdilar, kacamadim. Anneleri kocaman gri bir buluttu, dogum sancisi ceken, cektikce buyuk gurultuler cikarak, siksekler cakan. Damlalarini yeryuzune dondermek icin kisa araliklarla, cigliklarla gurluyordu. Her bir yavrusunu asagidaki kizin islanmamis yerlerine gondermeye ozen gostererek. Damlalarla temizlemek icin, damlalari cogaltmak icin. Kiz, yani ben, yani o, uzun sure yerinden kipirdayamadi, kirpiklerinin arasindan suzulen damlalari seyretti; salina salina yere dususlerini, dusup de bir akintiya birakislarini kendilerini. Damla olmak istedi o an, yagmak istedi, yagip da kaybolmak, su olmak, birikinti olup bir yer catlagina sizmak istedi. bir cicegin yapragindan suzulup topragina sarilmak istedi, sarilip kaybolmak. Ama yapamadi, islandi, o islandikca bulut anne daha cok ciglik atti, daha cok dogurdu.

Kiz sonra aglamaya basladi, damlalarin annesiydi simdi, tuzlu damlalari hissettikce daha cok agladi, agladi, agladi, kendi gozyasi yagmura karisti, gol oldu, yuzmeye basladi, uzun uzun yuzdu, uzaklara, cok uzaklara gitti...

Saturday, September 09, 2006

bir varmis bir yokmus

Enfes bir kitap okuduktan sonra aldigim hazzi tarif edemem sayin blogcular. Ama bir deneyeyim, betimlemeler vereyim, tarifler sunayim, zihnimi zorlayayim. Cok lezzetli bir yemegi yavas yavas yerken ve dilinizin her bir tad alma hucresine yemegin acisinin, tuzunun, sekerinin ya da baharatinin bir cumbus icinde, harmanlasmis halde yayilmasi gibi. Lokmayi yuttuktan sonra bile bir sure etkisini yitirmeyen, yasanan haz anlarini daha sonra hatirlatan bir lezzet. Her bir lokmada yeni suprizlere gebe, mide artik kabul etmese de, doyum sinyalleri coktan beyne ulassa da bu hazzi devam ettirme cabasi. Olmadi mi, bir de soyle deneyeyim:

Ilik, ne cok sicak ne cok soguk bir havada denize uzanmis yatiyorsunuz. Deniz hafif kaldirmis sizi, ama bedenin yarisi icerde gibi; hafif dalgalarla sallaniyor. Yukarida eylul gunesi acik mavi bir gokyuzunde saliniyor rahatsiz etmeden. Deniz suyu ilik, her dalgada bedenin disarida olan bolumlerini bir sureligine kapatip, tatli tatli isitiyor. Kulaklariniz denizin icinde, hafif bir ugultuyu dinliyor ve denizden gelen sesleri. Kimi zaman uzaktaki bir teknenin denizin altindaki ugultulu ve uzak sesini. O anda denizde salinan bedeniniz kendini kaptiriyor bu sakin ahenge, hic bitmese diyorsunuz, biraksalar sonsuza kadar salinabilirsiniz.

Edebiyat, baska dunyalar gorme cabasi, bir zihin savasi, gizeme olan sevda, bolinmeyene yolculuk, zamani yitirme, zamani kavrama, doyum tad ve haz ucgeni, ugultular, sesler, gurultuler ve fisiltilar dunyasi, dogayi, insani, nesneyi, hersyeden ote insanin kendini anlama cabasi.

Bir varmis bir yokmus...
Iyiler kotu, kotuler iyiymis
Dogrular yanlis, yanlislar dogruymus
Kucuk bir kiz ilk kitabini almis eline
Okumus, okumus, okumus
Iyi, kotu, dogru, yanlis yok olmus
Geriye bir tek gecmis ve gelecek kalmis


(Elif Safak'in "Baba ve Pic" romanindan esinlenerek...)

Friday, September 01, 2006

Amerika ve ev ozlemi

Sevgili blogcularim

Yaklasik 10 gun once doktorami yapmak uzere bir sureligine Amerika'ya goc etmis bulunmaktayim. Tubitak sponsorlugunda yapacagim doktora egitimim suresince Amerika'nin guzide eyaletlerinden biri olan Iowa da yasayacagim, yasamakla kalmayip Iowa State Universitesi'de doktora yapacagim. Uzun ve acili bir surece girmis bulunmaktayim, elbette farkindayim, ancak bu farkindaligimin farkina henuz varamamis oalcagim ki, henuz bir hafta gecmis olmasina ragmen aylar gecmis gibi gelmekte ve elbet biraz da 'homesick' yani ev ozlemi cekmekteyim. Ancak sanki ev ozlemi pek da anlatmiyor bu hissi, homesick daha da uygun gibi. Yani bir nevi hastalik gibi birsey bu. Alistikca zamanla gecen, ama onceleri cok can yakan, neden geldim sorusunu yuzlerce kez sorduran ve buradaki herseyden, herkesden muthis uzaklastiran. Elbette zaman insani da bu duruma alistirarak hizla geciyor.

Bazen Amerika'da oldugumu bilmek garip geliyor. Insan ne cok sey bildigini dusunuyor buraya gelmeden once. Ne cok seyi bilmedigini farkediyor sonra. Buradaki hizli yasama ayak uydurmaya calisirken bir yandan da her isi nasil bu kadar cabuk ve cilesiz halledildigine sasiyor. gurultu ve kalabaliga aliskinken, sokaklarin bos olmasina anlam veremiyor, ve surekli kendini nerede bu kadar insan sorusunu sorarken buluyor.


Sayin okuyucum buyuk buyuk supermarketlerde gecen uzun bir hafta sonunda ne kac paradir nerde ucuzdur gibi konulara az cok hakim oldum sanirim. Odama aldigim masayi insa etmek icin 8 saat boyunca tornavida cevirdim, ornegin iyi bir yatak fiyatinin 250 dolardan basladigini, yiyecek, giyecek ve ev esyalarin kesinlikle Turkiye'den cok cok ucuz ve cesitli olduklarini bizzat tecrube ettim. Uzaklara gidip gorduklerini boburlenrek anlatanlardan degilimdir, olmamaya calisirim, ancak yurtdisina cikan her yurdum insani gibi surekli bir karsilastirmanin icinde buluyor insan kendini ki, bu kacinilmaz. Bu arada hakikaten var misiniz, yani okuyor musunuz burayi, yazdiklarimi. Oyleyse hemen simdi sayfayi kapatin, bir daha da acmayin, bu cumleden sonrasini okumayin, durun. Okuyorsunuz, durduramiyorsunuz degil mi, merak pesinde surukluyor sizi. Bilinmeyenin dayanilmaz cazibesi, beraberinde getirecekleri...Iste bu merak sayin blogcularim, bu bilinmeyen meraki belki de pesinde surukledi getirdi beni buralara, daha iyi olabilme cabasi, yuzlerce kilometre astirdi, zamanda 8 saat geriye goturdu. Simdi mi? Ne mi yapiyorum? Ozlemek disinda, ders calisiyorum, bir suru amerikaliyla tanisip sonra adlarini unutuyorum, surekli siritiyorum, surekli kosturuyorum, derdimi anlatmaya calisiyorum, farkli yiyecekler deneyip her seferinde bir daha yememeye karar veriyorum, buyuk supermarketlerde vakit olduruyorum, Turk yemekleri yapiyorum evde, Turkiye'den herkesle iletisim kuruyorum, saatlerce konusuyorum, Amerikali' lara espri yapiyorum, esprilerine guluyorum, yolda karsilastigim herkese siritiyorum sonra uzun uzuuuuun susuyorum.

Friday, July 28, 2006

www.balanuye.net

Pek muhterem blog okuyucularım. Biliyorum her yazımı sabırsızlıkla bekliyorsunuz, nacizane sizleri haketmeye çalışıyorum efem ama işte tez işleri vs derken yine yeniden karşınızdayım. Tükendim, bittim, yoruldum ama herşey rayına oturmak üzere, sormayın çok sıkıntılı günler atlattım. Ama işte şeftali yemenin en keyifli tarafı çekirdeklerine ulaşıp onu kemirdiğiniz andır ya, işte ben de atlattım sayılır, tadına varmak üzereyim hayatın, kemirmeye başladım bile. Neyse laf ebeliği aldı başını gidiyor, asıl amacıma döneyim, anılarımı bir ara paylaşırım sizlerle uç uç böceklerim.

Şimdi mühim bir haber vermek zorundayım size. Efendim benim bir yaşam koçum var, kendilerine para da ödemiyorum ayrıca. Dünyaya şaşı gözlerle baktığım sıralarda yaşamıma girmiş, o gün bugündür bıkmadan usanmadan bana birşeyler öğretmeye devam eden sevgili Çetin Balanuye'den bahsetmekteyim. Kendileri uzun uğraşlar sonucu bir web sitesi edinmiş durumda. Güzel güzel akademik çalışmalarını ve diğer yazılarını o siteden paylaşmakta. Aaaa ben ne güne duruyorum dedim, sizi forward ediyorum efem www.balanuye.net'e. Dr. Çetin bundan kelli benim blog kardeşimdir, tiz yazıları okuna, akıllara takılan bişe olursa iletişime geçile. Ben bi ara kendisinden komisyonumu tavukçuda alırım, rica ederim.

Friday, May 12, 2006

Bir ihtimal daha var, o da ölmek

Uzun zamandır yolda olmalıydı. Önceleri kalabalık bir caddede ilerlerken, tanıdık arkadaşlarla selamlaşırken, sağlı sollu ağaçların, çalılıkların sıralandığı bir yolda yürür buldu kendini. Şimdi bir şimşek çaksa, yanımdaki ağaç devrilse, kafamı ezse diye düşündü. Mümkün değil, olamazdı, kafası ezildiğinde korkunç bir görüntü bekliyor olacaktı onu bulanları. Yardımsever insanların midelerini bulandırmak istemezdi. Hava hafif kararmaya başlamış, kendi deyimiyle grileşmişti heryer. Karşıdan gelen arabayı sesinden tanıdı. Beyaz eski bir Anadol. Şimdi bu eski ve yorgun Anadol -hiç hali yok aslında yavaş yavaş yavaş ilerliyor- birden freni patlasa, önce ön tekerleri kollarının üzerinden gecse, sonra ağır arka tekerleri tam göğsünün üzerinden geçerken kalbini sıkıştırsa ve durdursa. Çok klasik bir senaryoydu, klasik bir ölüm biçimi, daha yaratıcı oolmalıydı. Anadol seçimi de yanlış olabilirdi. Yürümeye devam etti, grilik gittikçe artıyor, ortalığı kaplayan sisle 1 metre ötesini ancak görebiliyordu. Sisli bir havada ölmek, çok gizemli, çok heyecanlı olurdu. Birden tanımlayamayacağı bir hayvan çıkıverdi önüne, bir pençesini yüzüne savurdu, tırnaklarının açtığı yaralardan kanlar fışkırmaya başladı, daha sonra korkunç hayvan onu yemek üzere üstüne atladı, bilincini kaybetti. Güzel bir ölüm şekli olabilir diye düşündü, hem besin zincirine de bir faydası olacaktı, bir yem olup, hayvan, tarafından sindirilecek, kötü kokulu bir dışkı olup çiçek tohumlarını besleyecek, sonra da küçük güzel bir papatyaya can verecekti. Çok romantik oldu sonu, bunu da beenmedi, yoluna devam etti. Uzaklardan gelen hortumun sesini duyar gibi oldu, hortumun herhalde uğultulu bir sesi olmalıydı, bilemiyordu, hortum önüne çıkan herşeyi içine alarak ona doğru ilerliyordu, ayakta duramaz hale geldiğinde kendini hortumun içinde buldu. Yalnız değildi, bir sürü hayvan, insan, çer çöp hortumun içinde dönerek yolculuk ediyordu. Bu hızda, bu gürültüyle dönerken kimseyle muhabbet etmek mümkün değildi, ayrıca ölmek için kafasına birşeyin çarpmasını bekleyecekti. Sıkıldı, yoruldu. Yol kenarına oturup bir sigara yaktı, karnı da iyice acıkmıştı, tam yanında zehirli olması gereken bir mantar gördü, yesem, zehirlensem ve tatlı bir uykuya dalsam diye düşünürken, sonrasında tatsız birşey yiyerek ölmenin gereksiz olduğunu düşündü. Vişneli cheese cake yiyerek örneğin, zehirlenmek en güzeli olurdu. Mantarı boşverip yanındaki güzel papatyayı kopardı, ağzına attı, büyük bir keyifle çiğnedi. Bir yandan yürürken bir yandan papatyaya hayat veren zinciri düşündü. Yüzünde anlaşılmaz, garip bir gülümseme vardı.

Thursday, April 27, 2006

Alış-Veriş

1. gün

Uzun, karmaşık bir liste tutuşturdular eline, alışveriş listesi. Alınacak bir sürü şey, gerekli, gereksiz, tüketilmeye şimdiden hazır. Ne zaman alışverişe çıkacak olsa aklından alacaklarının biteceği, modasının geçeceği, çürüyeceği ya da bir gün ya yok olacakları ya da artık kullanılmaz olacakları fikri geçer. Sonra herşey anlamsız gelir, bu anlamsızlık her hücresine yayılanbir üşengeçliğe dönüşür sonra, kolunu kıpırdatacak hali kalmaz, ama olması gereken, gerektiği bilinen, onaylanan şimdi kalkıp yola koyulması, listedekileri eksiksiz almasıdır. Alış-Veriş, bir alma ve verme eylemi, önce bir “şey” alma daha sonra bir “şey” verme. Ya da tam tersi. Ve bu iki şeyin çoğunlukla birbirine denk olması, ya da denk olduğunun iki eylemi de gerçekleştirme adına o anlık kabul edilmesi, razı olunması da diyelim. Yoksa alınan “şey” verilen “şey” den daha değerli olabilir, verdiğimiz şey onu haketmeyebilir. Ya da daha çoğunu verebiliriz. Biz şimdilik denk olduklarını düşünüp onu alışverişe gönderelim. Ama almak için vermesi gerekenleri de cebine koymayı unutmayalım, kontrol edelim, sağlamasını yapalım.

Alışveriş listesi:

27 Nisan 2006-23:27
Alınacaklar: Zaman
Verilecekler: Uyku, Sırt ağrısı, Göz yanması

Tuesday, April 18, 2006

Gitmek

GİTMEK...Bugünlerde herkes gitmek istiyor. Küçük bir sahil kasabasına, bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara... Hayatından memnun olan yok. Kiminle konuşsam aynı şey...Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği. Öyle ''yanına almak istediği üç şey'' falan yok. Bir kendisi. Bu yeter zaten. Her şeyi, herkesi götürdün demektir. Keşke kendini bırakıp gidebilse insan. Ama olmuyor. Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor. Yani her şeyi yüzüstü bırakmak göze alınamıyor. Böyle gidiyor işte. Bir yanımız ''kalk gidelim'',öbür yanımız "otur'' diyor. "Otur" diyen kazanıyor. O yan kalabalık zira. İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile, güvende olma duygusu... En kötüsü alışkanlık. Alışkanlığın verdiği rahatlık, monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor. Kalıyoruz.Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.Evlenmeler...Bir çocuk daha doğurmalar... Borçlara girmeler... İşi büyütmeler...Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.Misal, ben... Kapiıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum. Değil bu şehirden gitmek,iki sokak öteye taşınamıyorum. Alıp götürsem gelmez ki... Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında. Herkes onu, o herkesi seviyor. Hangi birimizle gitsin? ''Sırtında yumurta küfesi olmak'' diye bir deyim vardır; evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin. Kendi imalatımız küfeler. Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada. Ölüm var zira. Ölüme inat tutunmak lazım. İnadına kök salmak lazım. Bari ufak kaçıslar yapabilsek. Var tabii yapanlar. Ama az. Sadece kaymak tabakası. Hepimiz kaçabilsek... Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa. Gün içinde mesela... Küçücük gitmeler yapabilsek. Ne mümkün. Sabah 09.00, aksam 18.00. Sonra başka mecburiyetler. Sıkışıp kaldık. Sırf yeme, içme, barınmanin bedeli bu kadar ağır olmamalı. Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz. Bir ömür karşılığı bir ömür yani. Ne saçma. Bahar midir bizi bu hale getiren? Galiba. Ben her bahar aşık olmam ama her bahar gitmek isterim. Gittiğim olmadı hiç. Ama olsun...İstemek de güzel

Can Yücel

Thursday, March 09, 2006

Dinlerken...

Rocky Votolato-Makers (2006) Hüzünlü bir ses, ağlamaklı bir hüzün değil ama, göz doldurmayan, daha derinden, belli belirsiz hissettiğiniz birşeyler var, söze döküp, anlatamadığınız anlarda olduğu gibi. Şarkılardaki akustik gitar, mızıka melodileri ve Rock Votolato’nun derinden ama yumuşak sesi, tam mevsimine uygun....






Isobel Campbell&Mark Lanegan-Ballads of the Broken Seas: Campbell ve Lanegan ortak çalışması. Kalın ama duygu yüklü bir erkek sesine, yumuşacık bir kadın sesi eklenmiş, gitar melodileri, keman nağmeleri ile uykuya dalmadan az önce dinlenebilecek müzik türlerinden. Ya çok güzel uyursunuz, ya da müziğin keyfinden uyguya dalamazsınız.






Feist-Let it Die (2004) Kanadalı şarkıcı ve söz yazarı Feist’in ikinci albümü Let it Die. Jazz- bossa nova ve indie rock karışımı. Albüm 2004 yılında Canada’da fırtınalar koparmış, yılın en iyi alternatif albümü seçilmiş. Gatekeeper, Let it Die, When I was a Young Girl parçaları Feist’in muhteşem sesiyle alışkanlık yapıyor, dinlemeden duramıyorsunuz.

Wednesday, March 08, 2006

Derken...

Zührevi Hastalıklar: Burda zührevi hastalıklar derken cinsel yolla bulaşan hastalıklar kastediliyor. Zührevi sözcüğünün kökü “zühre” den geliyor. Yani arapçada “venüs”, “çoban yıldızı” ya da “sabah yıldızı”. Bu sözcüğün İngilizcesi “venereal”. Venereal sözcüğü de kökünü latincede venüs demek olan “Veneris”ten alıyor. Veneris, Venüs adının iyelik eki almış hali. Yani her iki durumda da aşk tanrıçasına bir gönderme var.

Uğrun Uğrun: Acem kızı türküsünde "Uğrun uğrun gaş altından bakınca, can telef ediyon, gül, acem gızı" bölümü vardır. Uğrun uğrun kaş altından nasıl bakılır? Uğrun “gizlice” demek. Yani acem kızının gözleri kaşın altından gizli gizli bakar.

Karun gibi zengin olmak: Zenginler zengini, para delisi meşhur Lidya kralıdır. (Lidya Anadolu’da İzmir ve Manisa dolaylarında kurulmuş eski bir uygarlıktır. ) Karun’un Yunanca karşılığı da Crousus’tur, bu da o dilde çok zengin anlamına gelir. İngilizce de de “rich as Croesus" or "richer than Croesus" karun kadar zengin olmak demek olur. The Simsons’daki Mr. Burns’ü tanırsınız, meşhur zengin ve cimri patron. Kendileri Croesus caddesinde yaşarlar.

Bu karun sultanımız zengin, hem de çok zengin olur da hazinesi olmaz mı? Fars mitolojisinde Karun’a ait olduğu düşünülen, yer altında sürekli hareket halinde olduğu söylenen gizli hazinedir Karun’un hazinesi.

Asfalyaları atmak: İzmir dolaylarında birinin kafası attığında ya da sinirlendiğinde söylediği bir söz. Asfalya yunanca da sigorta demek.

Bango: İzmir’de mutfak tezgahı anlamına gelir. Kökünün nerden geldiğini araştırıyorum, henüz bulabilmiş değilim.

Ellaaam: Babaannemden çok duyduğum Kırşehir’de “galiba” anlamında kullanılan bir sözcük. Örneğin: Bu gece gitti ellaaam

Wednesday, March 01, 2006

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali

“Ruhum bir heykel gibi düşüp parçalanırdı. Bu sesleri duyanlar gülüyorum sanırdı."

Bir gece, bir gündüz, Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna. Yeni dünya ile başlayan Sabahattin Ali yolculuğuma uzun bir ara verdikten sonra bu kitap elime geçti. Elimden bırakamadan her yerde, saatlerce okudum, şimdi bu sabah bitti, hala aklımda dönüp duruyor sözcükler, Hala Raif Almanya sokaklarında, karlı kış günleri, dolaşıp duruyor, kendinden ve Maria Puder’den kaçmaya çalışırken bir o kadar yaklaşıyor, hayatının o bir zamanlar var olan, sönmüş anlamına, Maria Puder’e, ulaşılmaz aşkına. Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’da, Raif’i anlatırken, yüzündeki çizgileri, yürüyüşü, bakışı, ağlayışı, düşünceleri, duyguları her şeyiyle Raif’i görüyorsunuz. Maria Puder’le yaşamaya başlayan, Maria Puder’le ölen. Maria Puder’den önce ölen.

“İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

Tuesday, February 28, 2006

Friday, February 24, 2006

Gülüşün ve Unutuşun Kitabı

"Gelecek kimsenin umurunda olmayan, ilgisiz bir boşluktur, geçmiş ise yaşam doludur, kızdırır, başkaldırtır, yaralar, o kadar ki, bu yüzden onu yok etmek ya da yeniden yaratmak isteriz. Geleceğe egemen olmak istenilmesinin nedeni, geçmişi değiştirecek güce sahip olmaktan başka bir şey değildir. Fotoğraf stüdyolarına girerek fotoğrafları rötuş edebilmek ve yaşamöyküleriyle tarihi yeniden yazabilmek içindir tüm kavgalar. "
Milan Kundera

Friday, February 17, 2006

Nutella=Zevk Nesnesi

Ne yapsam, nasıl yazsam, ona saygısızlık etmesem, ne eksik ne fazla anlatsam, doğru sözcüklerle tam da olduğu gibi. Şimdi akşam yorgun argın eve gidiyorsunuz efendim, karnınız fena acıkmış, kan şekeriniz düşmüş, o yorgunlukla hiçbirşey hazırlamak istemiyorsunuz, tam tv nin karşısına yığılmak üzereyken orda tam karşıda birşey size gülümsüyor, gülümsemeken öte göz kırpıyor, hatta daha da ötesi sizi ayartmaya çalışıyor. Siz bakmamaya çalıştıkça, ona dokunma ihtiyacı korkunç bir gerilime dönüşüyor, bilinmeyen bir güç sizi esir almış, ona doğru yönlendiriyor, elinizi uzatıyorunuz, yuvarlak hatlarını hissediyorsunuz önce avuçlarınızda , sonra usulca kapağını açıp önce içindeki o eşsiz çikolata kokusunu derin derin içinize çekiyorsunuz. Evet bişte NUTELLA tüm cazibesi, çekiciliği ve davetkarlığıyla avuçlarınızda, bir köle gibi hizmetinizde, tüm albenisini gözlerinizden, burnunuzdan ve ağzınızdan bütün bedeninize yaymaya hazır. Sonrasi bir esrime hali, bir kendinden geçiş. Abarttım mı? Nutella sevenler bilirler, az bile. Nutela kadınların periyot sendromlarına çare midir? Depresyondan uzak tutar mı? Sinirleri rahatlatır mı? Uyuşturur mu? Bilemem, tek bildiğim bunların üzerinde çok düşünmediğim, nutella kaşıklarken aslında hiçbirşey düşünmek istemediğim, birden kavanozu yarıladığımı farkettiğim. Elbette bu zevk anları biraz kiloyla bünyeyi şişirmekte, ama 3’ün 5’in hesabı yapılmaz değil mi efendim? Unutmadan en güzeli yanınızda sevdiceğiniz, güzel bir Pazar kahvaltısı sonunda nutellayı kaşıklamak, her türlü serotonin hormonu salgılanıyor, emin olunuz

Afiyetler, şekerler, bol nutellalı günler.

Not: Burdan eve her Nutella alışımda bana küfreden ve vücuda alınacak 3-5 gramın-gramcığın hesabını yapan ev arkadaşımı protesto ediyorum.

Tuesday, February 07, 2006

Kalıpların ötesi...

Her insan hayatı kendine göre algılar. Her insanın işine bakışı kendine göre değişir. Tecrübe edilmemiş şeylerle dolu bir hayat yaşamak gerekir, kaderi değiştirmek için. Ezberledikçe kendini tüketmeye başladığını hissettiğin anlar olur. Gözün kapalı yapıyorsun, bir heyecan kalmıyor.

Mısırlı Ahmet

(Şubat, 2005 Roll)

Monday, February 06, 2006

bir göç öyküsü, nazan öncel

-gidelim buraladan
yükleyin ne varsa gönlüme demlensin....

-sen beni öldürüyorsun
ne kadar kaçsam kendimden bi o kadar yakalanırdım...

-aşk olmalı
delidir melidir, ne yapsa yeridir, kalbimdir...

-bir şarkı tut
bir şarkı tut benimdir, yalnızlık yalnızlıktır...

-ağlama gönlüm
bir ben miyim bu kadar az, bu yoksulluktur...

-nazlı ay
ah gücüme gidiyor, yalnızlığım böyle...

-göç
gel odalarıma, gir uykularıma...

-işiniz gücünüz yok mu yani
zaaflarınız, kayıplarınız...

-çocuk kalbim
gençliğim de orda saklı, ah ne var ki inanmıyor...

-vesaire
vesaire, vesaire.

Ne dinliyorum

Nick Drake-Five Leaves Left: Sonbahar geçeli çok oldu, ama bir sonraki sonbahar için Nick Drake albumunünde yerimi ayırttım şimdiden. Nick Drake'in sesi rüzgarla geliyor bana doğru, saçlarımın arasından geçip kulaklarıma yavaştan fısıldıyor. Mutlu mu oluyorum, üzülüyor muyum, kestirmek güç. Bir garip bilinmezlik, işte hepsi birden Nick Drake.

Garden State-Soundtrack: Eternal Sunshine of the Spotless Mind'dan sonra işte beni benden alan bir film daha. Ve hepsinden öte film müzikleri, ince ince işlenmiş film boyunca, dinledikçe filmdeki tüm duyguları yeniden yaşıyorsunuz. Zach Braff'a ne demeli, nasıl teşekkür etmeli? En güzeli uzanıp yatağa, boş boş tavana dikip gözleri, başka bir şeyle meşgül olmadan albümü dinlemek saatlerce.

Elizabeth Town-Soundtrack: Uzun bir yolculukta yanınıza bir albüm almak isterseniz en güzel yol şarkıları, Elizabeth Town soundtrack'inde. Bir eve dönüş öyküsü.

Cafe Del Mar: Cafe Del Mar Chill out parçalarından oluşan albümler serisi. Chill out rahatlama gevşeme anlamında, müzikler de bu amaca kusursuzca hizmet ediyor. Günbatımı eşliğinde yorgun zihinleri dinlendirme amaçlı, Cafe Del Mar serisi tavsiye edilir.

Neutral Milk Hotel-In the Aeroplane Over the Sea: Yorumsuz.

Thursday, February 02, 2006

Ayartma, Nadine Gordimer

"Çekip gidelim bir başka ülkeye...
Gerisi kolay
Yeter ki evet de."

William Plomer

"Ayartma" Nadine Gordimer'in okuduğum ilk kitabı, 1991 nobel ödüllü. Genelde hakkında çok şey okuduktan sonra aldığım kitapların aksine, kitabı rafta görüp kapağından etkilenip elime almış olmalıyım. Bir zenci erkekle beyaz bir kadının birbirlerine sarılmış halleri, şehvetli ve gizemli. Kitabın adına ve kapağına bakıp etkilenmişim, iyi ki de almışım, kaffee haus'ta 6 saat bir yandan kahvemi yudumlayıp, bir yandan cheese cake dilimlerini ağzımda eritirken büyük bir keyifle okudum, kopamadım. Bir ara kafee haus un gri kedisi yanıma geldi, esnedi, kafamı her kaldırdığımda karsımda hep baskaları oturuyordu. İstiklal'de Tünel taraflarında başka başka insanlar yürüyorlardı, kimi aylaklık yapiyor kimi hızlı hızlı bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.

Ayartma'nın orjinal adı p"ick up." Kitabın arka kapağında pickup "gelip geçici bir ilişki adına tavlanan kişi" anlamına geliyormuş İngilizce'de, Türkçe'de ise tam karşılığı bulunmuyor. "Manita, aftos, zamazingo gibi anlama oldukça yaklaşan sözcükler varsa da, bunların hepsi kadın için kullanılan tanımlar. Oysa kitaptaki The pickup, bir erkek. Bu nedenle romanın özüne uygun geleceğini düşünerek Ayartma adını yeğledik" diyor kitabın arka kapağında. Kitap elbette basit bir ayartma ayartılma hadisesi değil. Aslında gitmek, kalmak, bağlanmak, sahiplenmek, ait olmak, bilememek kitabı anlatan eylemlerden bir kaçı. Kitap temel olarak Güney Afrikalı beyaz, zengin, zenginliğindfen ve bir türli ait olamdaığı zengin ve soylu ailesinden utanan, 30lu yaşlarda bir kadının doğuda adı hiç açıklanmayan, çöl kenarında müslüman bir ülkeden gelen zenci bir erkeği ayartma ekseninde geçiyor, aslında kim kimi ayartıyor çok belli değil. Tüm bunların geri planında farklı ırklar, aile bağları, aidiyet, dinler diller ve kültürler sınıflar ve çelişkiler, çekişmeler bulunuyor. Bu karmaşık düzlemde aşk da en karmaşık haliyle yer alıyor elbette.

Özetle, "ayartma" ısrarla tavsiye edilir.